Ana içeriğe atla



YÂR AĞYÂRSIZ, GÜL DİKENSİZ OLMAZ!

Allah’ın aşkı ile mest olanların indinde kahır ile lûtfun arasında mesafe kalır mı? Yani her iki tecellî de onların indinde eşittir. Öyle ki cemâl ve celâl görünüşü, hakîkatte aynı nûrun ayrı ayrı şanla tezâhürü sayılmaz mı?
Büyüklerden biri der ki: “Bu âlem halkı iki kısım olsa ve biri güzel kokular sürüp beni zevk ve rahata salsa; diğeri ise beni makaslarla kırpsa, bu iki fırka da nazarımda birdir.”
Bir sarhoş bile içkinin verdiği mestlik hâli yüzünden, nerede olursa olsun, kaldığı ve yattığı yeri ayırt etme ve etrafı görecek göze sahip olmazsa, Allah aşıkları ki, sevginin rengine batmış ve boyanmışlardır, Sahip’ten gayrı bir şey nasıl görürler? Onlar, her hal ve karda memnun ve hoşnutturlar. Çünkü alış-veriş Dostla’dır. Başka neyin kıymeti abilir?
Muhabbet tufanından gönül boyunlarına gerdanlık takmış olup aşk aleminin sıkıntısını çekenler şöyle der: “Kim ki sıkıntının karşılığını görürse, ondan kurtulmak istemez. Çünkü hâlis altın, ateşle denenir. Salih insan ise musîbetle imtihan edilir”
Âşıklardan başka herkes belâdan kaçınır. Âşıklar, ne kendilerine ulaşan belâdan kaçınır ne de menfaatlerinin peşinden koşarlar. Evet, kendisini unutmuş olan kimse menfaat ve zararının ne olduğunu nereden bilsin? Boşluğun anlamını bilmeyen kişi, boşluğun var mı yok mu olduğunu nereden bilsin?
Herkesin aşkın verdiği baş ağrısına dayanacak gücü yoktur. İncinmiş bir âşığı gördüler, ona, “Sana ne oldu?” diye sordular. O da feryat ederek:”Doktor beni hasta etti. Doktor beni hata etti” dedi.
Aşk, Hz. Mevlana’ya: “Beni asıl öldüren Rabbimin bir benzeri olmayan lûtfudur” sözünü söylettiği gibi, “Ya Rabbi, ben senin kahrına da aşıkım” ibâresinin açıkladığı mutlak teslimiyeti de gösterir.
Hz. Mevlana buyurur ki: “Sevgili senin belâ ve cefâya sabretmeni isterse, bundan sıkılma; çünkü o, belâlar içinde sana bûseler verir. Hazine yılansız, yâr ağyârsız, gül dikensiz olmaz!”
Üzüm koruk iken, yine üzüm olduğu halde, yenmez. Halbuki tatlılaşınca, hem lezzeti hem de gıdası bakımından çok değerli olur. İnsan da ham iken, nefsâni zaafları yüzünden etrafı eziyete saldığı halde, yine aynı insan, olgunlaşıp tekamül edince, sabrı ile fedakar, hilmi ile vefakar, muhabbeti ile affedici ve müsâmahakâr olarak hemcinsine bir hâmî, bir sığınak kesilir. Başkalarının acılarını kendinde duyan, neşelerinde saadet bulan gerçek bir dost olur. Bu yüzden de, çileler, manen ilerlemeyi sağladığı ve insanı tekamüle götürdüğü için hor görülmeyecek bir nimet değil midir?
Çileweb / aydemirnur

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

~Haya İmandandır~

Hayadan Hayata Yayılan Güzellik Sevda-yı dildârdan gönül usandı / Güzelim cefadan niçin usanmaz / Demek ki üftadem odlara yandı / Hak’tan haya kılmaz kuldan utanmaz / (Dertli) Yalnızca iyilik getirendir o; yalnızca sevgi biriktirendir… Kat kat şimdilik; dosya dosya güzelliktir hem… Elimizden tuttu mu bir kez yükseltir yükselttikçe kişiliğimizi de yüceltir yüceltilecek kadar… Haya, hayatın güzelliği… ”El-haya ve’l-edeb!” der eskiler; hayasızca bir tavır gördüklerinde, edep dışı bir söz işittiklerinde. Haya ki bir utanma duygusudur; ar ve namus perdesinden bestelenir zaman notalarında. Perde açıldı mı da bir kez; küser sahibine ve kaçar gider coğrafyamızdan bütün güzel nağmelerini toplayarak. Kişi ancak haya sermayesi kadar edîb olur çünki; ancak hayası ölçüsünde müeddeb sayılır. Yakışıksız işlerden alıkoyan da, kötüleri iyi kılan da odur hep. Hayamızı yitirdik ve silinmiş boş...

Filistin Benim Meselem....

"Zalimin sonu yaklaştıkça zulmü artar ve daha da azgınlaşır." Hz. Ali (ra)

Regaip Bolluk Bereket Demektir

Geçen gün ömürdendir Evet; Asr suresinde “Andolsun zamana ki, insan gerçekten büyük bir ziyan içindedir.” buyuruyor Allah Tealâ. Çünkü biz istesek de istemesek de ömür sermayemiz her geçen gün biraz daha eriyor, alıp verdiğimiz her nefeste biraz daha eksiliyor. Fakat ne zamanı durdurmak, ne de ecelimizi ertelemek elimizde olmadığına göre, ömür sermayesinin giderek azalması, neden bizim için bir hüsran olsun? Üstelik sermayenin bir yatırıma dönüştürülmek üzere zaten harcanması, sarf edilmesi gerekmiyor mu? Surenin devamında “Ancak iman edip salih ameller işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler”in zarara uğramayacakları beyan buyurularak, bu soruların cevabı veriliyor aslında. Hüsran, zamanın ve ömrün geçip gitmesi ile değil, geçip giden bu sürenin değerlendirilememesi, içinin doldurulamaması ile ilgilidir ve her halükârda buzun eridiğini fark edememenin sonucudur. Öyleyse “geçen gün ömürdendir” hakikatini unutmadan, zamanın ve zamandan bir bölüm olması nede...