28 Temmuz 2017 Cuma

Amin.... Zannı Hakikat Görmek...

Fıkrayı duymuşsunuzdur: Aralarında anlaşmazlık çıkan iki komşudan biri Nasreddin Hoca merhuma gelir, kendi görüşünü anlatır. Hoca, “Haklısın!” der adama. Bir müddet sonra öbürü uğrar Hoca’ya. O da komşusuyla ihtilafa düştükleri meseleyi kendince anlatır. Nasreddin Hoca onu da, “Haklısın!” diyerek gönderir. Yan odada bütün bu konuşmalara kulak misafiri olan Hoca’nın hanımı dayanamaz: “Efendi, ikisini de dinledin, ikisine de haklısın dedin. Bunların biri haklıysa ötekinin haksız olması gerekmez mi?” diye itiraz eder. Hoca bir müddet düşündükten sonra “Vallahi hatun, sen de haklısın!” deyiverir.
Nasreddin Hoca’nın fıkraları öyle gülüp geçilecek lâtifeler değildir. Hikmet yüklü nükteleri vardır. Nitekim bu fıkra, farklı bakış açılarının aynı mesele ile ilgili farklı görüşlere yol açacağını anlatıyor. Her birine kendi açısından bakıldığında, birbiriyle çelişse bile bütün görüş veya değerlendirmelerde izafî bir haklılık payı bulunabileceğini gösteriyor. Fakat öte yandan, bu kişilere göre değişen görece haklılığın, mutlak anlamda bir hakkaniyet taşımadığı, Hoca’nın hanımına hak verilmek suretiyle de ifade ediliyor.
Şöyle de diyebiliriz: Görüşümüzü gördüklerimiz belirler. Lakin gördüklerimizi de büyük ölçüde durduğumuz yer belirler. O zeminde durup baktığımız zaman gördüğümüz belki doğrudur ama acaba durduğumuz yer doğru mudur? Yahut bakış açımız sağlıklı bir görüş tesis edebilmek için görmemiz gereken hakikatin ne kadarını görmemize imkan vermektedir? Görüleni anlamlandırırken hangi ölçülere müracaat edilmektedir? Hasıl-ı kelam, son derece doğru ve hakkaniyetli olduğuna inandığımız değerlendirmelerimizin pekâlâ yanlış olma, bir haksızlığa yol açma ihtimali vardır.
Ahmet Nafiz Yaşar’ın hazırladığı yazının devamı Semerkand Dergisi Haziran 2017 sayısında.

Hiç yorum yok: