8 Ocak 2019 Salı

Kalbini Kur’an-ı Kerim’e Aç


Büyük velîlerden Abdullah b. Alevî el-Haddâd k.s. şöyle der:
“Kardeş! Gece ve gündüz Allah Tealâ’nın Yüce Kitabı’ndan belli bir miktar okumayı vird edinmelisin. Bunun en azı günde bir cüz olmalı. Böylece her ay bir hatim yapmış olursun. Bu okumanın en fazlası ise her üç günde bir hatim indirmektir.
Bil ki Kur’an-ı Kerim okumanın çok büyük fazileti ve kalbin nurlanmasına çok büyük tesiri vardır. Kur’an-ı Kerim okumada hedefin, manasını da anlamak olmalıdır. “Tertîl”e yani harflerin hakkını vererek usulünce okuyuşa dikkat etmeden çok okumayı hedeflememelisin.
Kur’an-ı Kerim’in her harfinin, her kelimesinin hakkını vererek ve ağır ağır okuyarak manasını anlamaya ve tefekkür etmeye çalış. Kalbinde Allah Tealâ’nın azametini hisset. O’nun huzurunda olduğunu; içinde sana verilmiş emirlerin, yasakların ve öğütlerin bulunduğu kitabını okuduğunu düşün. Allah Tealâ’nın birliğini, yüceliğini anlatan ayetleri okuduğunda kalbin O’nun tazimi ve yüceliğiyle dolsun. Cenneti vaadeden ayetleri okuduğunda şevkle, cehennem azabını anlatan ayetleri okurken de korkuyla dolsun. Emir ayetlerini okurken kusurlarını itiraf ederek Âlemlerin Rabbi’nin seni muhatap aldığına şükret, nehiy ayetlerini okurken de af ve mağfiret dile, bunlardan kaçınmaya azmet.
Bil ki Kur’an-ı Hakîm sonu olmayan bir okyanustur. Nice ilimler ve kıymetli manalar mücevher gibi ondan çıkar. Kalbinde onu anlamaya bir yol açılan mümine ardı ardına kapılar açılmaya devam eder, nuru tamamlanır, ilmi genişler, gece gündüz onu okumaktan usanmaz. Çünkü o kimse Kur’an-ı Kerim’de maksudunu bulmuş, istediğini elde etmiştir. İşte bu, sâdık olan müridin vasfıdır.
Abdullah b. Alevî el-Haddâd, Faniden Ebediyete

31 Aralık 2018 Pazartesi

Amin...

Ömer İbni Hattab (ra) da der ki; 
"Allah'ın düşmanlarının bayramlarından sakınınız!"
(Beyhaki, Sünenü'l-Kübra) 

14 Aralık 2018 Cuma

30 Kasım 2018 Cuma

Cuma Rahmettir Berekettir Mübarek olsun


Rasûlullah ﷺ şöyle duâ ederdi: 🌹 💞
"Allahım! Bana rızık olarak verdiklerine kanaat etmemi sağla! Onları benim için bereketli kıl! Bana henüz vermediklerini de hakkımda hayırlı eyle!" (Hâkim, el-Müstedrek 1, 626) 

7 Eylül 2018 Cuma

Günahlar Gönlü Karartırsa

Mesnevi-i Şerif’te nakledildiğine göre bir kimse Şuayb (a.s)’a şöyle dedi: "Allah Tealâ bende pek çok günah ve kusur gördüğü halde beni hiç azarlamıyor." Hak Tealâ, Şuayb (a.s)'ın gönlüne şöyle hitap etti:  "Ey ben bu kadar günah işledim de Allah beni azarlamıyor diyen kimse! Allah seni muaheze edip duruyor ama sen farkında değilsin. Kalbinde günahlar üst üste yığılmış, gönül gözün kör olmuş. Dumanın kara tencere üzerinde izi görünmediği gibi senin de kararan kalbin Allah’ın kınamasını duymuyor. Allah seni çok ikaz edip günahlarını haber verdi ama sen bu yüzden anlamadın.” Hazreti Mevlana (k.s) sonraki beytinde şöyle buyuruyor: “Demirci zenci olursa, ocağın dumanı yüzünde iz bırakmaz. Sen zenci gibi olmuşsun da, günahlarının dumanı yüzünün karasında görünmediği için ikaz edilmediğini zannediyorsun. Eğer ak yüzlü olsaydın, elinin karalarını yüzüne sürdüğün zaman çoktan siyah izler belli olurdu. Ey günahlarından yüzü kararmış adam! Sen bundan dolayı anlamıyorsun. Eğer yüzünü Hakk’a çevirseydin, günah yerine itaatle Allah’a bağlansaydın günahlarının kirini seçebilirdin. O zaman pişmanlık ile tövbe kapısını çalardın. Oysa artık tövbe edemez hale geldin. Gönül aynanı temiz tutmaya çalışsaydın, bir günah işlediğin zaman derhal gönlünde bir gam duyardın. Zira günahkâr olmayan kulun işlediği günah, gönlüne gam getirir. Niye ben bu günahı işledim, diye vicdan azabı duyar. Bu vicdan azabı ile Hak Tealâ’dan utanır ve tövbekâr olur.” Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur ki: “İnsanın kalbinde ne kadar günah bulunursa bulunsun, onda vicdan denilen nurani bir cevher vardır. O cevher insanı hayırlı işlerde sevince, kötü işlerde hüzne götürür.” Bir kimse kötü bir iş yaptığında gam duymuyorsa o kimse Allah’tan uzaklaşmıştır. Ümmet-i Muhammed’in bu asırda görülen hali de budur. Vicdanlar susmuş, tövbeler samimi değil. Tövbeden sonra tekrar günah işleniyorsa, o tövbe yalancı tövbesidir. Nice günahlarımızı güzel amel zanneden bizler ömrümüzü boş işlerle tüketiyoruz. Bir kulun aldanmış olduğunun en büyük alameti ömür sermayesini faydasız işlere ve hevasına harcamasıdır. İnsanoğlunun Allah’tan uzaklaştığının alameti günahlarını ve yaptığı kötü işleri iyi görmesidir. Bu, kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Bundan kurtulmanın çaresi de tasavvufî hayata girmektir. Günahları tövbe, zikir ve kamil insanlarla yakınlık kaldırır. Mürşid-i kamiller Allah’ın izniyle insanı terbiye ederler. Mürşid-i kamil olan bu zatlar insanların azgın nefslerini tövbeye yönlendirir. Onlar mum gibi bir ışıkla kendisine gelen talibe önce lamba verir. Sonra yıldız, sonra da ay bahşeder. Nihayet Allah’ın izni ve ihsanı ile güneşe kavuşturur. Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki: “Eğer günahlar gönül tasını karartırsa, o pas arta arta iman cevherini eksiltir.” Bunun ilacının ne olduğu sorulduğunda: “Onun ilacı ve cilası Allah’ın zikridir.” buyurmuştur. Kalbin pasını silen zikir, fikir ve nimetlere şükürdür. Fikir, bâtıl düşünceleri atıp Hakk’ın ayetlerini, Rasulullah s.a.v.’in hadislerini ve Allah dostlarının sözlerini anlayarak ilim tahsiline çalışmaktır. Medine-i Münevvere’de iken sohbetinde bulunduğum Molla Burhaneddin bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştu: "İlimden, amelden, zikirden gaye nefsi dizginlemektir. Alim de olsan, abid de olsan nefsini dizginlemediğin müddetçe gayeye ulaşamazsın. Büyük zatlar nefsini eritip yok eden kimselerdir. Nefs terbiyesi bazı insanlarda fıtrattan olur. Yani bu kimseler yaratılış itibari ile temiz olup nefsleri küçük, kalpleri büyüktür. Bunlar ilme müptela ve muhabbete aşıktırlar. Bazılarında ise tam tersidir. İlmi ve ameli arttıkça nefsi şişer. Gururdan yanına yaklaşılmaz. Böyle ilim insana fayda yerine zarar vermiş olur. Bütün bunlar mürid için de geçerlidir. Mürşide giden bir kimse nefsini köreltemiyorsa, o gidişin kendisine faydası olmamış demektir."
Mehmet ILDIRAR

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Nefs Terbiyesi

Kendimizi yani nefsimizi terbiye etmezsek, Allah korusun, yolumuz cehenneme çıkabilir. Bu yüzden vakit kaybetmeden nefsin terbiyesi için çaba göstermek gerekir. Bunun en büyük, en etkili adımı da kâmil bir mürşidin elinden tutmaktır. Allah Tealâ’nın izniyle kâmil mürşidin yardımı, himmeti nefsimizin ayartıcılığına karşı koyup kurtulmamıza vesile olur. Terbiye olmamış benliğimizin yani nefsimizin başımıza sardığı türlü belalar var. Bunlardan biri dünyalık emelleri yakın, eceli uzak göstermesidir, Sürekli dünyalık menfaatler, hazlar için hayal kurup, onları elde edeceği ümidiyle insanı oyalar. Param pulum, evim arabam, makam mevkim, itibarım olsun diye ister durur. Sanki dünya sonu olmayan bir yermiş gibi daima bunlara dair planlar yapmakla günlerini geçirir. Bahanesi de vardır. “Dünya için bunlar da şart!” diye diye, peşinden kovalamakta olan ecelinin ciddiyetini kavrayamaz, ahiret hesabını idrak edemez. Bu halin tedavisi için insan kendisini içtenlikle tövbe etmeye zorlamalı, Allah’tan korkmalı, salih amellerle, zikrullahla vaktini değerlendirmelidir. Her şeyden önce nefsini küçük görmelidir, insan kendisine zarar verene kıymet vermez. İsterse en yakını olsun.. Kişi nefsini böyle görmelidir, Nefis baştan atılacak bir şey değil. Israrla zarar da veriyor. Öyleyse ıslahı için çalışılmalıdır. Bu çabanın bir yerinden itibaren o da tatmin bulacak, insan rahat edecektir. Nefs Terbiyesi Nefsin en açık kusurlarından biri de başkalarının hatalarını bulup onlarla uğraşmaktır. Onun bu haline mutlaka karşı çıkıp, “Senden kusurlusu yok!” demelidir. Gerçekten de öyledir, herkesin kendi nefsi kendisi için en kusurlu, en zararlı mahluktur. Başkalarının ki değil, insanın kendi nefsi başına beladır. Onun bize yaptığı kötülükleri başka kimse yapamaz. Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz buyurmuştur ki: “Kim bir müslüman kardeşinin kusurunu örterse, Allah da onun kusurunu örter.” Bu büyük müjdeden nasipdar olmak için arifler başkalarının kusurlarını aramak yerine kendi nefisleriyle meşgul olmuşlardır. Allah Tealâ hazretleri de onların nefislerini temizlemiştir. Hallac-ı Mansur k.s. hazretlerinin oğlu anlatıyor: “Babamın idam edileceği günün gecesiydi. Ona dedim ki: – “Kıymetli babam, seninle son gecemdir, bana nasihat et.” Şöyle dedi: – “Nefsin seni bir meşguliyete düşürmeden sen onu ilahî meşguliyete sok. Eğer başıboş bırakırsan seni hayvaniyetin içine çeker.” Sonra da şöyle devam etti: – “Sen öyle bir şeyle ahirete hazırlık yap ki, onun bir zerresi bile insanların ve cinlerin amelinden üstündür.” -” Baba, o şey nedir” diye sordum. -“Allah Tealâ’yı bilmek ve sevmektir” dedi. Ebu Abdullah el-Hadremî hazretleri de nefsine sahip olmak için yirmi yıl dünya kelamı konuşmamış bir velidir. Kendisine ‘Tasavvuf nedir?” diye sorduklarında şu ayetle cevap vermiştir: -“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren niceleri var…” (Ahzab, 23). O sadık erler, nefislerinin yönlendirmelerini dizginlerler. Kalp ve ruhları marifet ve muhabbet ister. Zikir ve Allah sohbeti onların gıdasıdır. Artık nefsimizin dizginlerini ele alma zamanıdır. Bu çok büyük, çok kıymetli, hiçbir bahaneye kulak asmadan ardına düşülecek bir iştir. 
Mehmet ILDIRAR (Mehmet Yarbay) 
Nefs Terbiyesi-Semerkand Dergisi 

28 Haziran 2018 Perşembe

Bir Yolcu Gibi

Her insan bir anne babadan dünyaya gelir. Gelişir, büyür, yetişkin olur. Okul, iş, aş, eş derken kendini hızla akıp giden dünyanın çarkları arasında bulur.
Müslümanın görevi, bu çarklar arasında kulluğunu unutmamak, Rabbinden gafil kalmamak ve benliğini yitirmemektir. Elbette helal dairede dünyadan da nasibini alarak…
Kulluk dünyada yapılır, namaz dünyada kılınır, oruç dünyada tutulur, ahireti kazandıracak, Allah Tealâ’nın rızasını elde edecek sâlih ameller dünyada yapılır.
Dünya ile olmaz, dünyasız da olmaz. Dünya ile irtibatı çok hassas bir dengede götürmelidir. Aslında bu işin nasıl algılanması gerektiğini Peygamber Efendimiz s.a.v. ne güzel beyan buyurmuştur:
“Dünyada bir yolcu gibi ol.” (Tirmizî)

11 Mayıs 2018 Cuma

Ramazan, Rahmet ve Kurtuluş Ayıdır

Mü­ba­rek ve fa­zi­let­li bir ayın, Kur’an ve oruç ayı­nın sa­adet göl­ge­si üze­ri­mi­ze düş­müş bu­lu­nmak­ta­dır. Bu ay, yü­ce Al­lah’ımı­zın in­san­lı­ğa ar­ma­ğan et­ti­ği şe­ref­li ki­ta­bı­mız Kur’ân-ı Ke­rîm’i in­dir­di­ği ay­dır. O Kur’ân-ı Ke­rîm ki in­san­lı­ğa şi­fa ve rah­met, me­de­ni­yet­le­re reh­ber­dir. Za­man ve me­kâ­na ör­nek­tir. O Kur’ân-ı Ke­rîm ki müs­lü­man­la­rın ha­yat nu­ru­dur. Gö­ren gö­zü, işi­ten ku­la­ğı ve ça­lı­şan kal­bi­dir. Al­la­h Azî­müş­şan’dan bir ba­ğış, Pey­gam­ber Efen­di­miz’den (s.a.v) bir müj­de­dir.
Evet, Kur’ân-ı Ke­rîm, tav­si­ye, emir ve ya­sak­la­rıy­la gö­nül­le­ri sa­ade­te, hak­ka ve hi­da­ye­te ka­vuş­tur­mak için bu ay­da in­di­ril­miş­tir. Böy­le­si­ne mü­ba­rek bir baş­lan­gı­ca şa­hit­lik eden bu ayın adı, Al­lah in­din­de ra­ma­zan­dır. Ra­ma­zan öy­le bir ay­dır ki, için­de bin aya be­del bir ge­ce olan Ka­dir ge­ce­si sak­lı­dır.
Bir gün bir grup sa­hâ­bî, Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’e gi­de­rek, “Yâ Re­sû­lal­lah, geç­miş ta­rih­ler­de uzun ömür­lü üm­met­ler­den bir adam, Al­lah yo­lun­da bin ay sa­vaş ya­pa­bi­li­yor­muş. Bin ay, sek­sen kü­sur se­ne edi­yor. Biz bü­tün öm­rü­mü­zü har­ca­sak, bu ada­mın sa­de­ce o se­va­bı­na eri­şe­mi­yo­ruz” der­ler. Bu­nun üze­ri­ne Rab­bü’l-âle­min,
“Biz, o Kur’an’ı Ka­dir ge­ce­sin­de in­dir­dik. Sen, Ka­dir ge­ce­si­nin ne ol­du­ğu­nu bi­lir mi­sin? Ka­dir ge­ce­si, bin ay­dan ha­yır­lı­dır” (Kadr 97/1-3) me­âlin­de­ki âyet­ler­le baş­la­yan Ka­dr sû­re­si­ni in­zal bu­yu­ru­yor. Böy­le­ce sa­hâ­bî­le­rin di­le ge­tir­di­ği bu sı­kın­tı­dan üm­met-i Mu­ham­med’i kur­ta­rı­yor ve bu ge­ce­nin be­re­ke­tin­den ya­rar­lan­ma­mı­zı em­re­di­yor. An­la­şı­lı­yor ki, o bir ge­ce­yi ih­ya et­ti­ği­miz­de, o in­sa­nın bin ay sa­va­şa­rak el­de et­ti­ğin­den da­ha faz­la­sı­nı ka­zan­ma im­kâ­nı­na sa­hi­biz. An­la­ya­na ne bü­yük bir lu­tuf!…
Ra­ma­zan ayı, ha­yır ve be­re­ket ayı­dır. Kur’an ve oruç ayı­dır. Yü­ce rab­bi­miz bu ha­ki­ka­ti şöy­le ifa­de bu­yu­ru­yor: “Ra­ma­zan, öy­le bir ay­dır ki; Kur’an, in­sa­noğ­lu­na bir reh­ber, bu reh­ber­li­ğin apa­çık bir de­li­li ve doğ­ru­yu yan­lış­tan ayırt edi­ci bir öl­çü ola­rak bu ay­da in­di­ril­miş­tir. O hal­de içi­niz­den kim bu aya eri­şir­se, oru­cu­nu baş­tan ba­şa tut­sun. An­cak has­ta ve­ya se­ya­hat üze­re olan­lar, tu­ta­ma­dı­ğı gün­ler sa­yı­sın­ca baş­ka gün­ler­de (ka­za et­sin). Al­lah si­ze ko­lay­lık di­ler, güç­lük is­te­mez.” (Ba­ka­ra 2/185)
Rab­bi­mi­zin mu­hak­kak çok bü­yük hik­met­le­re meb­ni ola­rak farz kıl­dı­ğı oruç iba­de­tiy­le il­gi­li ola­rak, ba­kın Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) ne bu­yu­ru­yor: “Oruç, ate­şe ve kö­tü­lük­le­re kar­şı bir si­per­dir. Siz­den bi­ri­niz oruç­lu ol­du­ğu­nuz gün­de kö­tü söz ko­nuş­ma­sın ve kav­ga et­me­sin” (Bu­hâ­rî, Savm, 9; Müs­lim, Sı­yâm, 163) ve, “Kim ina­na­rak ve mü­kâ­fa­tı­nı Al­lah’tan bek­le­ye­rek oruç tu­tar­sa, doğ­du­ğu ilk gün­kü gi­bi gü­nah­lar­dan te­miz­len­miş olur.” (Bu­hâ­rî, Faz­lü Ley­le­ti’l-Kadr, 1; Müs­lim, Sa­lâ­tü’l-Mü­sâ­fi­rîn, 175; Ebû Dâ­vûd, Sa­lât, 318; Amed b. Han­bel, Müs­ned, 2/241). Oruç, kur­şun iş­le­mez zır­hı, kı­lıç kı­ran kal­ka­nı ile müs­lü­man­la­rı her tür­lü kö­tü­lük­ler­den ve ateş­ten ko­ru­yan bir si­per­dir. Kul­luk şu­uru­nun ola­ğa­nüs­tü gü­zel bir ifa­de­si­dir. Kalp­le­re iman ne­şe­si sa­çan, gö­nül­le­re sev­gi ve kar­deş­lik duy­gu­la­rı yer­leş­ti­ren bir iba­det­tir.
İş­te bu se­bep­le ra­ma­zan oru­cu şer‘î bir özür ol­ma­dan bı­ra­kıl­ma­ma­lı­dır. Sev­gi­li Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) bu­yu­ru­yor­lar ki:
“Al­lah’ın mü­sa­ade et­ti­ği du­rum­lar dı­şın­da ra­ma­zan­da bir gün oru­cu­nu bo­zan kim­se, ömür bo­yun­ca oruç tut­sa da­hi ra­ma­zan­da tut­ma­dı­ğı o gü­nün se­va­bı­na ula­şa­maz.” (Ebû Dâ­vûd, Savm, 38; İbn Mâ­ce, Sı­yâm, 14; Dâ­re­kut­nî, es-Sü­nen, 2/211)
Bu ara­da unu­tul­ma­ma­sı ge­re­ken bir ko­nu da, bü­tün iba­det­le­ri­miz­de ol­du­ğu gi­bi oru­cu­mu­zun da yal­nız rab­bi­mi­zin rı­za­sı ni­ye­tiy­le ol­ma­sı mec­bu­ri­ye­ti­dir. Al­lah rı­za­sı­na da­yan­ma­yan hiç­bir amel iba­det de­ğil­dir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.v), “Bü­tün amel­ler ni­ye­te gö­re de­ğer­len­di­ri­lir” bu­yur­mak­ta­dır. (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy, 1, İmân, 41, Ni­kâh, 5, Me­nâ­kı­bü’l-En­sâr, 45, Itk, 6, Ey­mân, 23, Hi­yel, 1; Müs­lim, İmâ­re, 155. Ay­rı­ca bk. Ebû Dâ­vûd, Ta­lâk, 11; Tir­mi­zî, Fe­zâ­ilü’l-Ci­hâd 16; Ne­sâî, Ta­hâ­ret, 60, Ta­lâk, 24, Ey­mân 19; İb­n Mâ­ce, Zühd, 26)
Al­lah Re­sû­lü’nün, “Ni­ce oruç tu­tan var­dır ki, oru­cun ona aç­lık­tan baş­ka bir fay­da­sı yok­tur” (İbn Mâ­ce, Sı­yâm, 21; Ah­med b. Han­bel, Müs­ned, 2/373; Hâ­kim el-Müs­ted­rek, 1/431; Ta­be­râ­nî, el-Mu‘ce­mü’l-Ke­bîr, 12/382; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 3/202) ve “Kim kö­tü söz­le­ri, iş­le­ri bı­rak­maz­sa o kim­se­nin ye­me­si­ni, iç­me­si­ni ter­ket­me­si­ne Al­lah’ın ih­ti­ya­cı yok­tur” (Bu­hâ­rî, Savm 8, Edeb 51; Ebu Dâ­vûd, Savm, 25; Tir­mi­zî, Savm, 16; İbn Mâ­ce, Sı­yâm, 21) uya­rı­la­rı­nı gör­mez­den ge­le­me­yiz.
Bu öl­çü­le­re gö­re dü­şü­nül­dü­ğün­de; di­lin­den kö­tü söz ve de­di­ko­du düş­me­yen, gön­lün­den kin, ha­set ve düş­man­lık duy­gu­la­rı si­lin­me­yen, elin­den ve aya­ğın­dan kö­tü­lük­ler git­me­yen, ha­yır ve ha­se­nat­la yok­sul­la­rın, kim­se­siz­le­rin ya­nın­da yer al­ma­yan kim­se­ler, ger­çek­ten oruç tut­muş ola­bi­lir­ler mi? Ya da sa­de­ce vü­cu­du, mi­de­yi, böb­rek­le­ri din­len­dir­mek, per­hiz yap­mak ve ki­lo ver­mek dü­şün­ce­siy­le tu­tu­lan oruç, ger­çek­ten oruç ola­bi­lir mi?
Tek­rar ha­tır­la­ta­lım ki, oru­cuy­la, te­ra­vih na­maz­la­rıy­la, Ka­dir ge­ce­siy­le ra­ma­zan ayı bi­zim için bir ha­zi­ne ve bü­yük bir fır­sat­tır. Üs­ta­dım de­miş­ti ki: “Bu dün­ya âh­ire­tin har­ma­nı­dır. Bu dün­ya­da ne azık eder­sen, öbür dün­ya­da an­cak onu yi­ye­bi­lir­sin. Ora­da onun­la ge­çi­ne­bil­mek zo­run­da­sın.”
Bu fır­sat­lar eli­miz­den bir bir çı­kıp gi­der­se, baş­ka bir fır­sa­ta vak­ti­miz ola­cak mı? Ebe­dî ha­yat­la yüz yü­ze gel­di­ği­miz o an­da, han­gi ame­lin bi­ze fay­da­sı ola­cak?
O hal­de bu Kur’an ve oruç ayı­nın kıy­me­ti­ni bi­le­lim. Kur’an ve oruç­la di­ri­len bir mü­min ola­lım. Na­maz ve zi­kir­le, fa­kir ve yok­sul­la­ra ha­yır ve ha­se­nat­la bu fır­sa­tı en iyi şe­kil­de de­ğer­len­di­re­lim. Ara­mız­da­ki kin ve düş­man­lık ateş­le­ri­ni sön­dü­re­lim; bir­bi­ri­mi­zi se­ve­lim, kar­deş ol­du­ğu­mu­zu unut­ma­ya­lım. Tam bir tes­li­mi­yet­le Al­lah’a sı­ğı­nıp, hiç de­ğil­se bu ay­da ge­ce­mi­zi, gün­dü­zü­mü­zü, bü­tün za­man­la­rı­mı­zı iba­det ni­ye­tiy­le ya­şa­ya­lım. Ru­hu­mu­zu, fik­ri­mi­zi, ben­li­ği­mi­zi, ah­lâ­kı­mı­zı, in­san­lı­ğı­mı­zı ve dün­ya­mı­zı oruç­la ye­ni­le­ye­lim.
Umu­lur ki bu mü­ba­rek va­kit­ler, rab­bi­miz­le ya­kın­laş­ma­da ve bü­tün bir ha­ya­tı iba­de­te dö­nüş­tür­me­de bir dö­nüm nok­ta­sı, bir baş­lan­gıç olur.
Muhammed   Saki Erol / Haziran 2013 - HAYAT DENGEMİZ 

13 Nisan 2018 Cuma

MİRAÇ KANDİLİ


Miraç kelime anlamı olarak, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) göğe yükselerek Cenab-ı Mevla’nın huzuruna kabul edildiği geceye Miraç Gecesi denmiştir. Birçok ilahi sırrı, hikmet ve bereketi bünyesinde barındıran bu gece İsra suresinin ilk ayetinde şöyle ifade edilmektedir: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 1)
İsra ve Miraç olayı Yüce Allah’ın sevgili peygamberine bir mükafatı ve ilahi bir mucizesidir. Çektiği bütün sıkıntıları, içine düştüğü üzüntüleri, zorlukları ve yorgunlukları, hatta kendisine vahyedilenleri tebliğ ederken ve davetini yayarken karşılaştığı zorlukları unutturacak bir hediyedir.
Nitekim Rasulullah (s.a.v) Mekke’de insanlara hakkı tebliğ etmesinden dolayı müşrikler tarafından çeşitli eziyetlere maruz bırakılmıştı. Kendisine, ailesine ve müminlere ambargo uygulanmış, kimse onlarla alışveriş yapmamış, günlük ihtiyaçlarını giderme hususunda bile sıkıntı içine girmişlerdi. Bu sıkıntılı zamanlardaki en büyük destekçilerinden amcası Ebu Talip’i, kısa süre sonra da değerli hanımı, müminlerin annesi Hz. Hatice’yi (r.a) kaybetmiş ve birbiri ardına gelen bu olaylar dolayısıyla çok üzülmüştü. İşte bütün bu sıkıntılardan sonra dost dostunu mükafatlandırdı ve onu kendi katına yükseltti.
İKİ YAY ARASI KADAR YAKIN
Hicretten bir buçuk yıl kadar önce Recep ayının yirmi yedinci gecesi Peygamber Efendimiz (s.a.v), Cebrail vasıtasıyla Mekke’den alınmış, oradan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya getirilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) burada birçok peygamberle görüşmüş ve onlara imamlık yaparak namaz kıldırmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.v) Mekke’den alınıp Kudüs’e getirilmesine, Kuran’ın tabiriyle “Gece yürüyüşü” anlamına gelen “Leyle-i İsra” adı verilmektedir.
Aslında Rasulullah’ın (s.a.v) gerçek yolculuğu bundan sonra başlamıştır. İşte Miraç, adını bu yolculuktan alır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) dünya üzerindeki yolculuğundan semalara doğru bir yolculuğa, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği, Allah’ın kendisine ve ümmetine birçok hediyeler vereceği bir yükselişe geçmiştir. Cennet nimetlerini ve cehennem azabını müşahede etmiştir. Ve en önemlisi de sevgilinin sevgiliye kavuşacağı gecedir Miraç… Kur’an’ın da anlatımıyla, Rasulullah (s.a.v) Allah’a (c.c) iki yay arası ve hatta daha da yakın olmuş ve O’nu dünya hayatındayken baş gözü ile görmüştür.
NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR
Resulullah (s.a.v) o sonsuz alemden dönüşünde müminlere hediyeler de getirmiştir. Bu manevi hediyeler yüce Allah’a şirk koşmayan her müslümanın cennete gireceği, Bakara suresinin son üç ayeti (Amene’r-resulü) ve beş vakit namazdır.
Peygamberimiz’in (s.a.v), Miraç’ta gerçekleşen Allah ile mülakatı hadisesi, namaz içinde sembolik olarak yaşanmaktadır. Bu sırra işaret için Peygamberimiz (s.a.v) “Namaz müminin miracıdır” buyurmuştur. Namaz, kulun günde beş defa yaradanın huzuruna çıkması O’nunla buluşması, divanında durması ve O’nunla yüz yüze gelmesi demektir. Bu yüce divanda, arada hiçbir vasıta olmadan her türlü dilek ve ihtiyacını kul bizzat Allah’a arz eder, O’na sığınır, yalnızca O’ndan yardım diler. İmam-ı Gazali (rah) der ki, namaza başlayan kişi cenneti sağında, cehennemi solunda, Sırat’ı, ayaklarının altında, Allah’ın da (c.c) kendisine yönelmiş olduğunu düşünür.
Böylece Namaz, dinin direği, imanın alameti, amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır. Namaz, kalbin nuru, gönüllerin sefası, takva ehlinin göz aydınlığı, müminlerin miracıdır. Bu sebeple her mümin namaza başladığında, namazın kendisinin miracı olduğunu, dolayısıyla yüce Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilmelidir. “Kulun rabbine en yakın olduğu an secde halidir” buyuran Rasul-i Zişan Efendimiz (s.a.v) müminin miracını böyle izah etmektedir. Nitekim Allah (c.c) “…biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf, 16)
buyurmuyor mu?
MİRAÇ GECESİNİ NASIL İHYA ETMELİYİZ?
Miraç gecesi, ulvi bir gecedir. Bu mübarek geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadetle Allah’a karşı şükran borçlarımızı ödemeliyiz. Namaz kılmalı, Kur’an okumalı ve Allah’tan af ve bağışlanma dilemeliyiz. Ayrıca ailemize de bu gecenin anlam ve önemini öğretmeliyiz. Çevremizdeki yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım elimizi uzatmalıyız. Annemizi, babamızı ve büyüklerimizi ziyaret edip dualarını almalıyız. Ebediyete intikal etmiş olanlarımızı rahmetle anarak ruhlarını şadetmeliyiz. Dostlarımızla tebrikleşmeli, sevgi ve saygı duygularımızı perçinlemeliyiz.
Mümin mübarek kandil gecelerini birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah’a daha da yakın olmaya çalışmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, Allah’a yakınlık, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür.
·  · EN SON YAZILAR

29 Mart 2018 Perşembe

Allah’ın Emirlerine Aykırı Bir İş Yaptığım Oldu mu ?

Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri, Şah-ı Hazne’nin yanında ilim icazeti aldıktan sonra bir müddet daha tasavvufî terbiyeye devam etti. Henüz halife olmadığı sıralardaydı. Kendisi şunları anlatıyor:
“Şah-ı Hazne’nin ilk halifesi Molla İbrahim’in halife olduğu günlerdeydi. Şah-ı Hazne bana, ‘İbriği al ve benimle gel’ dedi. Ben de denileni yaptım. O önde ben arkada evleri geride bırakarak ilerledik. Neredeyse etrafımızda hiç ev kalmamıştı. Bana, ‘İbriği yere bırak’ dedi. İbriği bıraktım. Herhalde abdest alacak diye düşündüm. Birden her iki kolumu da sıkıca tutarak beni arkadan kucakladı ve şöyle dedi:
‘Allah’a yemin et! Vallahi billahi de! Sana soracağım soruya doğru cevap vereceğine söz ver, yemin et’ dedi. Ben de ne soracaksa doğru söyleyeceğime dair yemin ettim. Bana şöyle dedi:
‘Sen İslâmî ilimlerde icazetli bir âlimsin, söyle bana, bende İslâm’a muhalif bir uygulama oldu mu? Benim, Allah’ın emirlerine aykırı bir iş yaptığım oldu mu? Bak yemin ettin, doğruyu söyle’ dedi. Onun bu sözleri üzerine gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Hıçkırıklarla ağladım. Ne diyebilirdim ki? Tekrar o,
‘Yemin et, doğruyu söyle, Allah için benden gizleme, hak olarak ne biliyorsan onu söyle’ dedi. Ben,
‘Vallahi billahi senden Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına muhalif olan hiçbir uygulama görmedim. İslâm’a ters olan bir amele hiç şahit olmadım’ dedim.
Şah-ı Hazne benden aldığı bu cevap üzerine beni serbest bıraktı.”
(Allah Dostlarının Hayatlarından Menkıbeler Kıssalar, Semerkand Yayınları)

22 Mart 2018 Perşembe

Regaip Bolluk Bereket Demektir


Geçen gün ömürdendir
Evet; Asr suresinde “Andolsun zamana ki, insan gerçekten büyük bir ziyan içindedir.” buyuruyor Allah Tealâ. Çünkü biz istesek de istemesek de ömür sermayemiz her geçen gün biraz daha eriyor, alıp verdiğimiz her nefeste biraz daha eksiliyor.
Fakat ne zamanı durdurmak, ne de ecelimizi ertelemek elimizde olmadığına göre, ömür sermayesinin giderek azalması, neden bizim için bir hüsran olsun? Üstelik sermayenin bir yatırıma dönüştürülmek üzere zaten harcanması, sarf edilmesi gerekmiyor mu?
Surenin devamında “Ancak iman edip salih ameller işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler”in zarara uğramayacakları beyan buyurularak, bu soruların cevabı veriliyor aslında. Hüsran, zamanın ve ömrün geçip gitmesi ile değil, geçip giden bu sürenin değerlendirilememesi, içinin doldurulamaması ile ilgilidir ve her halükârda buzun eridiğini fark edememenin sonucudur.
Öyleyse “geçen gün ömürdendir” hakikatini unutmadan, zamanın ve zamandan bir bölüm olması nedeniyle de ömrün kıymetini bilmek gerekiyor. Bir şeyin kıymetini bilmek, o şeyin varlık sebebini, maksadını bilmekle mümkün. Ömür bir emanettir. Allah’a kulluk ederek, imanla salih ameller işleyerek bize ahiret saadetini kazandırabilecek bir ticaretin Allah tarafından ikram edilmiş sermayesidir. Fakat dediğimiz gibi, sürekli eriyen bir sermayedir bu.
Bereketli zamanlar
Gerçi Cenab-ı Hak, kulunun dünya imtihanı dediğimiz ticaretinde “fevzü’l-azîm”e, yani en büyük kazanca nail olması için ona bütün imkanları bahşetmiştir. Doğru ile yanlışı ayetler indirerek bildirmiş, peygamberleri vasıtasıyla yol göstermiş, salih kullarıyla hep hakka ve hayra çağırmıştır. Lakin insan şaşıran, unutan, gaflete düşen bir varlıktır. Zaman zaman hata yapar, doğru yoldan sapar, böylece ömrünü heba edebilir.
Ayrıca, hayatının geçen kısmını güzel ve hayırlı amellerle yaşamış olsa dahi, hep daha güzelinin, daha hayırlısının yapılabileceğine dair bir ukde vardır içinde. “Keşke”leriyle beraber, buzun her geçen saniye biraz daha erimesiyle, endişeleri de çoğalır.
Hepimiz dünya pazarında sermayesi eriyen, şu veya bu oranda zarara uğramış kullarız. Bazılarımız bunun farkındadır ve merhamet istemektedir. Rahman ve Rahim olan Allah yine imdadımıza yetişmekte, sonsuz merhametinin eseri olarak bu kez “bereketli zamanlar” bahşetmektedir bizlere.
Gafletle geçirdiğimiz, kulluğumuzu ihmal ettiğimiz, salih amellerle doldurup yeterince değerlendiremediğimiz zamanları telafi imkanıdır bu mübarek vakitler. Seher vaktidir, cumadır, Ramazandır, bayramdır, kandil geceleridir. Hepsi de saptığımız çıkmazdan bizi sırat-ı müstakime döndürecek birer kutlu kapıdır. Rahmet ve mağfirete vesiledir. Müflislerden olmamamız için sermayemizin artırılarak bize yeni bir hamle şansı tanınmasıdır.