19 Şubat 2015 Perşembe

Allah’a Kulluktan Utanınca


İbadetler bazen alenî bazen de gizli eda edilmek durumundadır. Ancak asıl olan her halükârda eda edilmeleridir. Günümüz müslümanlarının karşılaştığı temel sorunlardan biri işte burada başlamaktadır. Şöyle ki:
Dinî duyarlılıkların zayıfladığı toplumumuzda, Allah’ın bizlere farz kıldığı ve mutlaka yerine getirmemiz gerektiğini bildiğimiz ibadetlerimizi eda etmekten çekinir olduk. Bazı haramlardan kaçınmakta da ürkek olduk. Tuhaf tedirginliklerimiz var: Acaba etrafımızdaki insanlar bize nasıl bakar? Bizimle alay ederler mi? Bize yafta takarlar mı? Gerici olarak suçlanır mıyız? Böyle sorularda saklı bir endişe bizi yakalar, farz ve haram noktasında üzerimize düşen görevi yapmaktan korkarız. Öncelikle şunu söylemek durumundayız: Bu endişeyi taşıyan insanda, kula verilen önem Allah’a verilen değerin önüne geçmiştir.
Kulluk borcumuzu eda etmezsek Rabbimiz bize nasıl bakar? Haramdan kaçınmadığımız için bizleri mücrim kullar sınıfına dahil ederse halimiz nice olur? Ahiretimizi heba etmiş olmaz mıyız? gibi sorular ikinci plana düşmüştür. Böyle olunca da fedakârlığa kulluktan taviz vermekle başlanmıştır. Sanki çekindiğimiz bu insanların ölümden sonra bizlere bir faydası dokunacakmış gibi! Bunun adı ahireti dünya uğruna heba etmektir. Dünyevî kaygılarla ebedî hayatımızı sıkıntıya sokmaktır.
Geçmekte olan namaz
Şöyle varsayalım: Eda etmek istediğimiz namazın vakti çıkmak üzere. Bir mescide girip kılabilecek kadar zamanınız da kalmadı. Etrafımızda dolanan yüzlerce insana aldırmadan, “Allah yeryüzünü bizlere mescid kılmıştır” diyerek ceketi bir köşeye serip namazımızı eda edebilecek cesaretimiz var mı? Yoksa yukarıda saydığımız hafakanlar bizi esir mi alır? İnsanlar bana burun kıvırır, fotoğrafımı çekerek şurada burada basarlar, namazımı kılarken laf atarlar endişesiyle Allah’ın hakkını ikinci sıraya mı atarız?
Allah’ın selamının prestiji
Farz olan ibadetler bir yana, insanlar aman bizim hakkımızda yanlış düşünmesin korkusuyla İslâmî geleneğimizin ayrılmaz bir parçası olan ve Allah Rasalü s.a.v.’in bizlere mirası olan selamı ne kadar kullanıyoruz diye bir düşünelim.
Selam kelamdan önce gelir değil mi? Peki girdiğimiz bir işyerinde veya sabah mesai için dairemize gittiğimizde, selamı her şeyin önüne alarak karşılaştığımız insanlara önce Allah’ın selamını mı veriyoruz yoksa bizi yaftalarlar diyerek “günaydın”, “iyi sabahlar”, “merhabalar” gibi ikinci sırada gelen temennî kelimeleriyle mi söze başlıyoruz?
Burada en büyük tehlike şudur: Değerlerimizin farkında olan bizler, anlamsız endişelerimizden dolayı bunlara sahip çıkmadığımızda, başta ailemiz olmak üzere toplum bu değerlerden yoksun olarak şekilleniyor. Bunun sonuçlarından biri evlatlarımızın elimizden çıkıp gitmesidir, onları kaybetmektir. Zira örnek bir yaşantıyla İslâmî kimliğimizi çocuklarımıza intikal ettiremediğimiz takdirde, çok farklı değerleri kısa sürede benimsemeleri kaçınılmaz olacak. Aynı çatı altında iki farklı kültürü temsil eden insanlar haline geleceğiz.
Çocuklarımızla aramızdaki farklılıkları görmeye çalışırsak, değerlerimizden ne kadar uzak yetiştiklerini ve başkalaştıklarını kolay anlarız. Akşam eve vardığınızda, yavrularınızla kendinizi bir de bu açıdan karşılaştırın. Sözümüzün doğruluğunu anlayacaksınız.
Dönüşerek kökünü kaybetme
Burada esasında bizim için de bir felaket söz konusudur. Değerlerimize sahip çıkmadığımızda, toplum yavaş yavaş bizi kendisine benzetir. Bir süre sonra taviz verdiğimiz kıymetlerimizi yavaş yavaş terk etmeye başlar, bizler de sıradanlaşırız. Bunun anlamı ise, hem bizim hem de ailemizin geçmişimizden kopmasıdır. Bir müddet sonra başta bizdekiler olmak üzere ailemizdeki değerler hayatımızdan silinip gider, bu kargaşada kayboluruz.
Böyle bir akışa kendisini kaptırmış, kimliğini kaybetmekte olan, değerleri üzerinde dıuramayan topluma gelince, varlığını devam ettirmesi güçtür. Dünyacı batı kültürünün yeryüzünün her köşesinde hegemonya kurmasının bir nedeni de toplumların dirençlerinin zayıflamasıdır. Bizde de bu çok açık bir biçimde görülüyor.
Öncülerini bekleyen toplum
Çeşitli endişelerden dolayı bazen dindarlığımızı gizliyoruz, çekiniyoruz, bazen haramları işliyoruz. Ancak ihmal ettiğimiz bir husus var:
Halkımızın ibadetler noktasındaki zafiyeti her geçen gün artsa da, değerleri kaybolmaya yüz tutsa da dinî duyarlılığı hâlâ güçlüdür ve iyiden hemen etkilenir. İşin bilincinde olan bizler dinimizi elimizden geldiğince mütevazi bir şekilde yaşamaya çalışsak ve hayatımızı dinin güzellikleriyle süslesek, çevremizdeki insanlar bizden mutlaka etkilenirler. Silikleşmeye yüz tutan değerlerimizi görüp özenirler, sahip çıkarlar.
Şehirlerarası yolculuk esnasında, vaktinin geçeceğinden endişe ettiğiniz namaz için şoföre ricada bulunup otobüsü bir mescidin önüne çektirdiğinizde, sizinle beraber birkaç kişinin daha namaz kılmaya koştuğunu görürsünüz. Çünkü insanlar birinin öncülüğünü beklerler.
Hayatın diğer alanlarına yayılmış olan dinî mirasımız da bunun gibidir. Birileri buna sahip çıktığında, onu sahiplenmeye hazır zaten pek çok insan vardır. İşyerindeki arkadaşlarımızı Allah’ın selamıyla selamlaşmaya alıştırdığımızda, bunun sevap boyutundan, bizi bir arada tutan değerlerden olduğundan söz ettiğimizde, pek çoğunun kısa sürede bunu benimsediğini ve evlerine gittiklerinde kapı yüzlerine açıldığında, ilk sözlerinin “selamün aleyküm” olduğunu göreceğiz. Biz dinimize sahip çıksak olumlu etkiler yavaş yavaş topluma yayılacaktır.
Allah’ın hakkından önce ne gelir?
Bize düşen, Allah’ın hakkını her şeyin önüne koymaktır. Bu yüzden İslâm yolunda dinî hassasiyetini yitirmişlerin veya Allah düşmanlarının bizleri horlamasını, küçümsemesini önemsemeyelim. Çünkü Allah bize yeter, o ne güzel bir vekildir.
İslâmî vecibelerimizi kararlılıkla yerine getirirken hakkımızı aramasını da bilelim. Siliklik, çekingenlik bizim sıfatımız olmasın. Makul ölçüler içerisinde tepkimizi ortaya koyalım. Kulluğumuzu yaşamamızın önündeki engelleri tatlı ve güzel bir üslup ile ortadan kaldırmaya gayret edelim. İşte yapılacaklardan biri:
Büyük şehirlerdeki devasa alışveriş merkezlerine girdiğinizde vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız. Zaman hızla akıp giderken, vakti geçmekte olan namazınızı eda etmek istersiniz. Ancak bunların büyük kısmında bir minik mescit bile bulamazsınız. Alışveriş mekanlarını yaptığımız harcamalarla ayakta tutan bizleriz. O halde en temel ihtiyacımız olan namazı eda edebilmemiz için neden bir mescit bulunmamaktadır? Yapmazlar, çünkü bunun ticarî bir getirisi yoktur, muhtemelen artı bir maliyeti ve masrafı vardır. Mescit yeri ayrılmayışının belki art niyetli başka nedenleri de vardır, bilemeyiz. Lakin bu tavrı kıracak olan bizleriz.
İşte bu noktada kulluk bilincimizin ne derece güçlü olduğu ortaya çıkıyor. Bu yerlerin yönetimlerine medeni ölçüler içinde ciddi tepkimizi göstermediğimiz için, belki de sergilediğimiz cılız tepkileri önemsemediklerinden ya da bu yerleri boykot etmediğimizden dolayı, müslüman bir ülkede namazı eda edebilecek bir mekan bulamıyoruz. Oysa üzerimize düşeni yerine getirsek, bunu üç beş kişiden beklemek yerine hepimiz tavır alsak talebimizi zorunlu olarak yerine getireceklerdir.
Ne kadar tuhaf bir durum değil mi? Her köşesinde camilerin bulunduğu, halkının neredeyse tamamı müslüman olan bir ülkenin alışveriş merkezlerinde namaz kılmak için yer bulmakta sıkıntı çekiyoruz. Bunun nedeni ise, evet, bizim pasifliğimiz. Sorgulanması gereken de müslümanlığımızdır.
Peki mescidi bulamadığımızda ne yapıyoruz? Ceketi serip bir köşede namazımızı kılıyor muyuz, yoksa insanlar ne der diyerek kazaya mı bırakıyoruz? İşte size kendimizi tartmamız için bir fırsat!
İyi mümin kim?
Allah Teâlâ Kur’an’da iyi müminleri tarif ederken onların dil uzatanın kınamasından korkmadıklarını belirtir. (Maide, 54). Savaşta bile ibadetin aksatılmadan nasıl eda edilmesi gerektiğini tarif eder. (Nisa, 101-103). Ve unutmamak gerekir ki, gerek ayetlerde gerekse Allah Rasulü s.a.v.’in buyruklarında bizlerden istenen her şey, yerine getirilmek için emredilmektedir. Hayatımızda mutlaka karşılık bulmaları icap etmektedir. Allah’ın hoşnut olduğu mümin, O’nun hakkını her şeye önceleyendir.
Taha YILDIZ | Ocak 2011 | Diğer Yazılar

Hiç yorum yok: