31 Aralık 2014 Çarşamba

Hayat Dengemiz – Ahde Vefa ve Hizmette Sabır



M. Saki Erol | HAYAT DENGEMİZ
Kar­deş­le­rim,
He­pi­miz Al­lah’ın ku­lu­yuz. Ruh­la­rı­mız ya­ra­tıl­dı­ğın­da Al­lah’a ver­di­ği­miz sö­zün ge­re­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­me­miz lâ­zım. Bu­na ah­de ve­fa di­yo­ruz. Ab­de ve­fa­ ile ah­de ve­fa ge­nel­lik­le bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­rı­lı­yor. Esas ko­nu­muz ah­de ve­fa­dır, ab­de (ku­la) ve­fa de­ğil­dir. İn­san­la­ra kar­şı ve­falı ol­mak gön­lü­mü­zü bir­leş­ti­rir, mu­hab­be­ti­mi­zi ar­tı­rır. Ama ah­de ve­fa ima­nın te­me­li­dir. Ah­de ve­fa ol­ma­dı­ğı za­man ab­de ve­fa da ol­maz. O da ya­lan olur.
De­mek ki, ah­de ve­fa yo­lun­da gi­den in­san­la­rın pe­şin­de git­me­miz lâ­zım. İn­şal­lah sü­rek­li hüs­nü zan­da bu­lu­na­ca­ğız. Çün­kü Al­lah Te­âlâ her za­man hüs­nü zan ya­pan in­san­lar­la be­ra­ber­dir. Onun için siz kar­deş­le­ri­miz hak­kın­da hüs­nü zan­da bu­lu­nu­yo­ruz. He­pi­niz ah­de ve­fa­lı­sı­nız. El­ham­dü­lil­lah.
Kâ­lu be­lâ­da iman et­ti­ği­miz za­man­da­ki ah­di­mi­zin üze­rin­den bel­li aşa­ma­lar ge­çi­yor.
Dün­ya­ya gel­me­den ön­ce ba­ba sır­tın­dan an­ne rah­mi­ne, on­dan son­ra dün­ya­ya ge­li­nir. Bü­tün in­san­lık bu şe­kil­de ya­ra­tıl­dı. De­ği­şen hiç­bir şey ol­ma­dı. Onun için in­san­lı­ğa ve cin­le­re Al­lah Te­âlâ 124.000 pey­gam­ber gön­der­di.(bkz. Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 5/266, Bey­ha­kî, es-Sü­ne­nü’l-Küb­râ, 9/4; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/210). Ni­çin gön­der­di on­la­rı? Bi­zim ruh­lar âle­min­de ver­di­ği­miz sö­zü, bi­ze tek­rar ha­tır­lat­ma­ya, öğ­ret­me­ye ve yar­dım­cı ol­ma­ya gön­der­di.
Bir aşa­ma da­ha var, ço­cuk­luk aşa­ma­sı, bu bu­luğ ça­ğı­na erin­ce­ye ka­dar sü­rer. Bu dö­ne­mi an­ne, ba­ba, ho­ca­lar­dan al­dı­ğı­mız eği­tim­le ta­mam­la­rız. Bu dö­nem­de biz so­rum­lu de­ği­liz, ama an­ne ve ba­ba­la­rı­mız, bü­yük­le­ri­miz, ken­di­mi­ze reh­ber tut­tu­ğu­muz in­san­lar so­rum­lu­dur.
Bu­luğ ça­ğı­na er­dik­ten son­ra so­nun baş­lan­gı­cı baş­lı­yor de­mek­tir. Ar­tık her fi­ili­miz me­lek­ler ta­ra­fın­dan ya­zıl­ma­ya baş­lı­yor, so­rum­lu­luk sa­de­ce bi­zim üze­ri­miz­de ka­lı­yor.
Pey­gam­ber­ler ge­lip gö­rev­le­ri­mi­zi an­lat­tı, on­dan son­ra an­ne ba­ba­la­rı­mız an­lat­tı; ho­ca­la­rı­mız an­lat­tı, va­adi­mi­zi, yü­ce Al­lah’a ver­di­ği­miz sö­zü­mü­zü bi­ze ha­tır­lat­tı­lar. On­dan son­ra biz­de so­rum­lu­luk baş­lı­yor.
İn­san, bil­me­di­ği ve uzak bir yo­la git­ti­ği za­man ya önün­de bir reh­be­ri ol­ma­lı ya elin­de bir ha­ri­ta­sı bu­lun­ma­lı. Es­ki­den reh­ber ol­ma­dı­ğı za­man yol­lar­da ağaç, taş ve­ya ne­hir kı­yı­la­rın­da su se­vi­ye­si­ni be­lir­le­mek için işa­ret­ler olur­du. Bel­ki gö­ren­le­ri­niz var­dır. Gü­nü­müz­de ha­ri­ta­lar, pus­la­lar ve yol lev­ha­la­rı var. Eğer bir ki­şi reh­ber­siz ve ha­ri­ta­sız yo­la gi­di­yor­sa yo­lu­nu kay­bet­me­ye mah­kum­dur. Su­da bo­ğul­ma ih­ti­ma­li çok yük­sek­tir. Dün­ya ha­ya­tın­da na­sıl ki ha­ri­ta­ya, reh­be­re ih­ti­ya­cı­mız var­sa, âhi­ret yo­lun­da da reh­ber­le­re muh­ta­cız. Al­lah yo­lun­da ger­çek reh­ber­le­rin pe­şin­den git­me­k zo­run­da­yız.
Pe­ki reh­ber­le­ri na­sıl ta­nı­ya­ca­ğız, ha­ri­ta­yı na­sıl be­lir­le­ye­ce­ğiz, bun­la­rı na­sıl bu­la­ca­ğız? Ta­bii ki ha­ri­ta­mız Kur’an ve Sün­net’­tir. On­la­rı Rab­bü’l-âle­min pey­gam­be­ri va­sı­ta­sıy­la bi­ze gön­der­di. Kur’an ve Sün­net bi­rer pu­su­la­dır; hak yo­lu ve cen­net di­ya­rı­nı gös­te­rir. Bu pu­su­la­lar­da ne var? Bi­rin­ci­si, he­de­fi­miz var. Bu­nu şu âyet-i ke­ri­me ha­ber ve­ri­yor:
“Ben cin­le­ri ve in­san­la­rı an­cak ba­na iba­det et­sin­ler di­ye ya­rat­tım.” (Zâ­ri­yât 51/56)
Bü­tün işin ba­şı ve so­nu bu­dur. Ha­ni kâ­lu be­lâ­da yü­ce Al­lah’a söz ver­miş­tik, “Sen­sin bi­zim rab­bi­miz, sa­na iba­det ede­riz” de­miş­tik. Bu­luğ ça­ğı­na er­me­den ön­ce bu he­def ve va­zi­fe bi­ze ha­tır­la­tıl­dı; on­dan son­ra ar­tık ge­re­ği­ni yap­mak zo­run­da­yız. Ar­tık kul­lu­ğu ye­ri­ne ge­tir­me­miz ge­re­ki­yor.
Kur’an Al­lah’ın ke­lâ­mı­dır; sün­net ise Re­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’in ke­la­mı­dır. Ara­sın­da­ki fark bu­dur. İki­si de bi­zi bağ­lar. Âyet-i ke­ri­me­de yü­ce Al­lah, Hz. Pey­gam­be­r’in (s.a.v) söy­le­di­ği her şe­yi va­hiy­le söy­le­di­ği­ni bil­di­ri­yor. O ken­di key­fin­den ko­nuş­maz, o an­cak ken­di­si­ne vah­ye­di­len şey­le­ri ko­nu­şurbu­yu­ru­yor (Necm 53/3-4).
Bu şu de­mek­tir: Al­lah’ın ke­lâ­mı da Re­sûl-i Ek­rem Efen­di­mi­z’in ha­dis­le­ri de emir ba­kı­mın­dan bi­zim için ay­nı­dır. Bir de bu­nu uy­gu­la­yan­lar var­dır. Sü­rek­li sil­si­le şek­lin­de gü­nü­mü­ze ka­dar ge­len din âlim­le­ri­miz, âri­fi­bil­lah in­san­lar, mür­şid-i kâ­mil­le­ri­miz di­nin uy­gu­la­ma şek­li­ni bi­ze an­lat­mış ve onu ya­şa­ya­rak gös­ter­miş­ler­dir.
Bu reh­ber in­san­la­rı na­sıl ta­nı­ya­bi­li­riz? Ger­çek din âli­mi ve kâ­mil mür­şid kim­dir? Bu­nun öl­çü­sü yü­ce Al­lah’ın öl­çü­le­ri­dir. Âlim ve ârif kim­se bi­ze di­ni­mi­zi, yü­ce rab­bi­mi­zi ta­nı­ta­cak kim­se­dir; ya­ni on­lar Al­lah’a sev­ke­de­cek ve O’na şa­hit ola­cak reh­ber­dir. On­la­rın sı­fat­la­rı­nı en iyi yü­ce Al­lah bi­lir.
Bir in­sa­nın kâ­mil mür­şid ol­du­ğu­nu na­sıl an­la­ya­ca­ğı­mı­zı ta­sav­vuf ki­tap­la­rı gü­zel­ce açık­la­mış­tır. Bir in­san ha­va­da uç­mak­la ev­li­ya ol­maz, çün­kü kuş­lar da uçu­yor. Bir in­san tayy-i me­kân yo­luy­la do­ğu­dan ba­tı­ya git­mek­le kâ­mil ve­lî ol­maz, çün­kü -Al­lah’ın lâ­ne­ti üze­ri­ne ol­sun- şey­tan da bir an­da bü­tün dün­ya­yı do­la­şır. Bir in­san su­da yü­rü­mek­le kâ­mil ol­maz; çün­kü ba­lık­lar ve kur­ba­ğa­lar da sü­rek­li su­da yü­zer­ler. Te­zek ve tah­ta da su­da yü­zü­yor. Pe­ki ne ile ve­lî­lik bel­li olu­yor? Bu an­cak Kur’an ve Sün­net’e uy­mak­la bel­li olu­yor. Onun için rab­bâ­nî âlim­le­ri­miz ve mür­şid-i kâ­mil­le­ri­mi­zi de­ğer­len­dir­me öl­çü­müz bu ol­ma­lı­dır.
Bu öl­çü­le­ri mu­hak­kak eli­miz­de tut­ma­mız lâ­zım. Onun için son ne­fe­se ka­dar bu de­vam eder. İn­şal­lah bu öl­çü ve reh­ber­le­ri­mi­zi eli­miz­den bı­rak­ma­ya­ca­ğız. Ar­ka­la­rın­dan ay­rıl­ma­ya­ca­ğız; çün­kü bir in­sa­nı sev­mek Al­lah için ol­ma­dık­tan son­ra onun hiç­bir kıy­me­ti yok­tur.
Bir kim­se­yi me­ca­zi mâ­na­da se­ve­bi­lir­sin ama ha­ki­ki sev­gi ilâ­hî sev­gi­dir. Eğer biz­ler bu mür­şid-i kâ­mil­le­re ya­pı­şı­yor­sak bi­zi, Al­lah’a ve Re­sû­lü’­ne gö­tür­sün di­ye ya­pı­şı­yo­ruz. Bir kim­se bi­zi Al­lah’a ve Re­sû­lul­lah’a gö­tü­re­mi­yor­sa, onun fay­da­sı yok­tur.
Eğer Hz. Re­sû­lul­lah’a (s.a.v), “Bu Al­lah’ın pey­gam­be­ri­dir; bi­ze reh­ber olup Al­lah’a gö­tü­re­cek, bi­ze Al­lah’ın em­ri­ni bil­di­re­cek, di­ni ya­şa­tıp ila­hi hu­zur­da şe­fa­at­çi­miz ola­cak odur” di­ye iman et­miş­sek, ar­tık onun pe­şin­den git­me­miz lâ­zım­dır. Onun için sev­gi­miz ve kız­gın­lı­ğı­mız sa­de­ce Al­lah rı­zâ­sı için ol­ma­lı­dır.
İba­det­ler çok­tur. Na­maz kıl­mak, oruç tut­mak bun­lar farz olan şey­ler­dir za­ten. Bun­lar, sü­rek­li üze­ri­miz­de ema­net ve borç­tur. Na­sıl bir in­san borç­luy­sa o bor­cu­nu öde­mek zo­run­da ol­du­ğu Al­lah’ın bi­ze farz kıl­dı­ğı emir­le­ri ye­ri­ne ge­tir­mek de bi­zim kul­luk bor­cu­muz­dur.
İba­det bun­lar­dan iba­ret de­ğil­dir. Al­lah için bir mü­min kar­de­şi­ne gül­mek, te­bes­süm et­mek bi­le iba­det­tir, ha­yır­dır. İn­san­la­ra za­rar ve­ren bir di­ke­ni yol­dan kal­dır­mak iba­det­tir. Bir taş kal­dır­mak iba­det­tir. Bun­lar sa­da­ka kıs­mın­dan­dır. İba­de­ti böy­le ge­niş mâ­na­sıy­la de­ğer­len­di­rip yap­ma­mız ge­re­kir.
Özel­lik­le gü­nü­müz­de al­ma­mız ge­re­ken mâ­ne­vî gı­da­la­rı­mız var­dır, on­la­rı al­ma­lı­yız. Hiz­me­te çok yö­nel­me­miz lâ­zım. Çün­kü bü­yük­le­ri­mi­zin söy­le­di­ği gi­bi hiz­met ni­met­tir. Bu ni­me­ti eli­miz­den bı­rak­ma­ma­mız ge­re­kir.
Ni­met ne­dir? Bu ni­met ih­lâs, tes­li­mi­yet, mu­hab­bet ve sa­da­kat­tir. Bun­lar­la hiz­me­ti­mi­zi de­vam et­ti­re­bi­li­riz. Ta­bii ki, her şey Kur’an ve Sün­net öl­çü­le­rin­de ve ede­bin­de olur­sa doğ­ru­dur. Bu­nu hiç­bir za­man ak­lı­nız­dan çı­kar­ma­yın. Baş­ta ni­yet Al­lah rı­zâ­sı için ola­cak, son­ra amel ya­pı­la­cak. Onun için bu öl­çü­le­ri za­ma­nı­mız ol­ma­dı­ğın­dan do­la­yı kı­sa an­la­tı­yo­rum.
Her gün mâ­ne­vî gı­da­la­rı­mı­zı al­ma­lı­yız, hiz­met­le ken­di­mi­zi des­tek­le­me­li­yiz. Zi­kir ve iba­det­le ye­ni­len­me­li­yiz. Çün­kü bu de­vir­de za­yi­at faz­la, za­rar ka­pı­sı çok, her ta­raf kal­be has­ta­lık se­be­bi olan gü­nah­lar­la do­lu. Ener­ji kay­bı­mız çok. O za­man çok ka­zan­ma­mız, kay­bet­ti­ği­miz mâ­ne­vî ener­ji­yi ge­ri dol­dur­ma­mız lâ­zım. Onu hiz­met­le dol­du­ra­bi­li­riz. Zi­ra Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yur­muş­tur:
“İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı in­san­la­ra en fay­da­lı ola­nı­dır.” (Ebu Ya‘lâ, el-Müs­ned, 6/65; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/191; Bey­ha­kî, Şu­abu’l-İmân, nr. 7658; Su­yû­tî, Câ­miu’s-Sa­ğîr, nr. 4044; Ac­lû­nî, Keş­fu’l-Ha­fâ, nr.1252)
İn­san­la­rın ilim­den fay­da­lan­ma­sı için bi­na­lar yap­mak ne ka­dar bü­yük bir ni­met­tir.
Ken­di­ne bir köşk ya­par­sın, tek ba­şı­na ço­luk ço­cu­ğun­la otu­rur­sun. Bu­nun­la ye­tin­mek ger­çek akıl­lı işi de­ğil­dir. Bu ger­çek bir ti­ca­ret de­ğil­dir. Ger­çek ti­ca­ret, hem en kar­lı ve hem de­vam­lı fay­da­sı olan şe­yi yap­mak­tır.
Bi­ri­ si­ze, gel şu­nu yap bir li­ra ve­re­yim de­se, di­ğe­ri de şu­nu ya­par­san beş ve­ya on li­ra ve­ri­rim de­se, siz han­gi­si­ne gi­der­si­niz?
Son­ra tek ki­şi­lik ti­ca­ret mi çok­tur, bin­ler­ce ki­şi ile bir­lik­te ça­lı­şa­rak el­de edi­len ti­ca­ret mi bü­yük­tür? Al­lah yo­lun­da hiz­met, yev­mi­ye­si en az on li­ra ile ça­lış­mak­tır. Bin­ler­ce in­san ile or­tak ka­zan­mak­tır. Bu ka­zanç hem dün­ya­da hem âhi­ret­te de­vam eder. Akıl­lı in­san, ebe­dî sa­adet yur­du için ya­tı­rım ya­par.
Ta­bii ki akıl sa­hi­bi de­vam­lı faz­la­sı­nı is­ter. Biz de onun için ha­yır ve hiz­me­tin faz­la­sı­nı is­te­ye­ce­ğiz. Hiç­bir za­man unut­ma­ya­ca­ğız, gi­de­ri­mi­zin çok ol­du­ğu­nu bi­le­ce­ğiz ve hiz­me­ti­mi­zi ona gö­re ayar­la­ya­ca­ğız. Bu me­se­le­nin di­nî kıs­mı.
Dün­ya ha­yı­tı­mız için de te­mel öl­çü­le­ri­miz var. Ti­ca­ret, si­ya­set ve di­ğer bü­tün iş­le­ri­miz­de te­mel öl­çü­le­ri ve he­def­le­ri iyi bil­mek ge­re­kir.
Ta­sav­vuf de­mek Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’in (s.a.v) gü­zel ah­lâ­kı ve üs­tün sı­fat­la­rı ile sı­fat­lan­mak­tır. Yü­ce Al­lah onu kâ­ina­ta öl­çü yap­mış­tır, bü­tün ha­yır ve fa­zi­let onun üze­rin­den gel­mek­te­dir. Ona git­me­yen yol­la­rın hep­si şey­ta­nî yol­dur.
Ter­bi­ye yol­la­rı çok­tur, fa­kat so­nuç­ta hep­sin­de he­def nok­ta Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz’­dir (s.a.v). Bü­tün yol­la­rın on­da bir­leş­me­si lâ­zım­dır.
Biz ona ulaş­ma­ya gay­ret ede­ce­ğiz. İn­şal­lah bu yol mâ­ne­vî ha­ya­tı­mı­zı dü­zen­le­ye­cek ve bi­zi mâ­ne­vî has­ta­lık­lar­dan ko­ru­ya­bi­le­cek ye­ga­ne ilâç­tır, has­ta­lık­la­ra kar­şı kal­kan­dır. Bu­nun için baş­ka bir ilâç ara­ma­mı­za ge­rek yok.
Gav­sı­mız ge­çen­ler­de bir soh­bet et­ti. Soh­be­tin­de bu­yur­du ki: “Şey­ta­nı kan­dı­ran ne­fis­tir. Al­lah Te­âlâ şey­ta­na Âdem’e (a.s) sec­de et di­ye em­ret­ti, he­men ne­fis dev­re­ye gi­rip, ‘Ha­yır sen da­ha kıy­met­li mad­de­den ya­ra­tıl­dın, o ça­mur­dan ya­ra­tıl­dı; sen na­sıl ona sec­de edi­yor­sun’ di­ye onu em­re uy­mak­tan alı­koy­du ve he­lâk et­ti.”
Onun için zâ­hi­rî amel­le­ri­miz ol­sun mâ­ne­vî amel­le­ri­miz ol­sun bu ne­fis­ten kur­tul­ma­mız lâ­zım. Ne­fis ve şey­tan­dan na­sıl kur­tu­la­bi­li­riz?
Al­lah’ın bah­si edil­di­ği za­man şey­tan ka­çar. Zi­kir yap­tı­ğın za­man şey­tan ka­çar, na­maz kıl­dı­ğın za­man şey­tan ka­çar, ezan oku­du­ğun za­man şey­tan ka­çar. Ama ne­fis ye­rin­de du­rur, onu ne yap­ma­lı?
Gav­sı­mız yi­ne şöy­le bu­yur­du: “Şey­tan kurt gi­bi­dir. En ufak bir ses­ten kor­kar ka­çar. Şey­tan Al­lah zik­re­di­lin­ce ora­da du­ra­maz, si­ner ka­çar. Ama ne­fis öy­le de­ğil­dir.”
O za­man ne­fis ile mü­ca­de­le­mi­zi na­sıl ya­pa­ca­ğız?
Ön­ce te­fek­kür­le işe baş­la­ya­ca­ğız. Al­lah Te­âlâ’nın hik­met ve kud­re­ti­ni göz­ler önü­ne se­ren şu kâ­inat üze­rin­de çok­ça dü­şün­mek lâ­zım­dır. Te­fek­kür kal­bi uya­nık tu­tar. Kal­bi uya­nık kim­se nef­sin hi­le­le­ri­ni ko­lay far­ke­der.
Son­ra zi­kir­le kal­bi kuv­vet­len­dir­me­li. İlim­le ne ya­pa­ca­ğı­mı­zı bil­me­li. Mür­şi­din na­zar ve fey­zi ile ilâ­hî aş­kı çe­kip nef­sin az­gın­lı­ğı­nı diz­gin­le­me­li. Her şe­ye ib­ret­le bak­ma­lı. Ölü­mü dü­şün­me­li. He­lâl lok­ma ye­me­li. Hiz­met­ler­le ken­di­mi­zi ko­ru­ma­ya al­ma­lı. Kar­deş­le­ri­miz­le nef­si­mi­zi kont­rol et­me­li. Mu­hak­kak bü­yük­le­rin ver­di­ği re­çe­te­le­ri gü­zel uy­gu­la­ma­lı­dır. Bü­tün me­se­le, nef­si ıs­lah edip in­san­lı­ğa fay­da ver­mek­tir. Nef­si­ni ıs­lah et­me­yen kim­se­nin baş­ka­sı­na fay­da­sı bir al­dat­ma­dır. O asıl fay­da de­ğil­dir.
Yo­lu­muz ta­sav­vuf­tur. Ta­sav­vuf ter­bi­ye­dir, si­ya­set, ri­ya­set de­ğil. Bu Tür­ki­ye’de ya­şı­yo­ruz ve bun­dan da mut­lu­yuz. Al­lah hu­zu­ru­mu­zu da­im et­sin in­şal­lah. Tür­ki­ye’de ül­ke­mi­ze, mil­le­ti­mi­ze, mem­le­ke­ti­mi­ze, bir­li­ği­mi­ze ve be­ra­ber­li­ği­mi­ze kim fay­da­lı ola­cak­sa ona yar­dım­cı ol­mak lâ­zım­dır. Bu­nu ya­pın­ca so­rum­lu­lu­ğu­muz bi­ter. Asıl he­def hal­ka, in­san­lı­ğa hiz­met­tir. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yu­ru­yor:
“Bir top­lu­lu­ğun efen­di­si on­la­ra hiz­met eden­dir.” (Se­hâ­vî, el-Ma­kâ­si­dü’l-Ha­se­ne, nr. 576; İbn To­lun, eş-Şez­re, nr. 505)
Eğer biz bir yer­de baş­kan, amir, me­mur ve yet­ki­li ol­duy­sak, bu hiz­met için­dir. Eğer bir top­lu­lu­ğun so­rum­lu­lu­ğu­nu üst­len­miş­sek, Al­lah ka­tın­da on­lar­dan so­rum­lu­yuz. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v),
“He­pi­niz ço­ban­sı­nız ve he­pi­niz sü­rü­nüz­den so­rum­lu­su­nuz” bu­yur­mak­ta­dır. (Bu­hâ­rî, Ah­kâm, 1; Cum‘a, 11; İs­tik­râz, 20; Itk, 17, 19; Ve­sâ­yâ, 9; Ni­kâh, 81, 90; Müs­lim, İmâ­ret, 20; Tir­mi­zî, Ci­hâd, 27; Ebû Dâ­vûd, İmâ­ret, 1)
Bu so­rum­lu­luk duy­gu­su­nu hiç­bir za­man unut­ma­ma­lı. Ri­ya­se­ti bu şe­kil­de gör­me­miz lâ­zım. Si­ya­se­ti o şe­kil­de gör­me­miz lâ­zım.
Bu­ra­da ne kal­dı. Mad­di­yat kal­dı. Mad­di­yat ne­dir? Pa­ra­dır. Bu mal bi­zim de­ğil­dir. Ça­lış­mak ve ka­zan­mak zo­run­da­yız, ama Al­lah yo­lun­da in­fak et­mek için. Fa­kir fu­ka­ra­ya yar­dım et­mek için. Ta­bii ken­di gü­cü­müz nis­be­tin­de.
Al­lah yo­lun­da in­san­la­ra hiz­met şe­kil­le­ri çok­tur. Bu hiz­met bir fab­ri­ka aç­mak ola­bi­lir, bir kim­se­ye iş im­kâ­nı ola­bi­lir; baş­ta da söy­le­di­ğim gi­bi ha­yır ve hiz­me­tin çok de­ği­şik yol­la­rı var­dır.
Bu yol­da asıl olan sa­da­kat ve amel­dir. Boş laf işe ya­ra­maz, bi­ze yol al­dır­maz. İn­san­la­rı laf ile oya­la­mak ve gö­rün­tüy­le kan­dır­mak ya­sak­tır. Âyet-i ke­ri­me­de yü­ce Al­lah,
“Yap­ma­ya­ca­ğı­nız şe­yi ni­çin söy­lü­yor­su­nuz?” (Saf 61/2) bu­yur­mak­ta­dır.
Al­lah yo­lu­na da­vet edip de ken­di­miz yap­mı­yor­sak, kim­se­ye fay­da­mız ol­ma­dı­ğı gi­bi ya­lan­cı du­ru­mu­na düş­müş olu­ruz. Onun için ilk ön­ce gü­zel­lik­le­ri ken­di nef­si­miz­de ya­şa­ya­ca­ğız ki söy­le­di­ği­miz kar­şı­da­ki in­sa­na et­ki et­sin, fay­da ver­sin.
Şöy­le bir ör­nek an­la­tı­lır:
Bir kö­le bir mür­şid-i kâ­mi­le gi­de­rek, “Efen­dim, be­nim sa­hi­bim çok gad­dar­dır, ba­na çok zu­lüm edi­yor, cu­ma na­ma­zı­nı kıl­ma­ya bu­ra­ya ge­li­yor, ona emir bu­yur­say­dı­nız da ba­na bi­raz mer­ha­met­le dav­ran­sa!” di­ye dert yan­dı. O mür­şid de, “Pe­ki söy­le­rim” de­di. Da­ha cu­ma gü­nü ol­ma­dan bu ev­li­ya gi­dip, esir pa­za­rın­dan bir esir al­dı ve onu he­men âzat et­ti. Cu­ma gü­nü ge­lin­ce o kö­le­nin sa­hi­bi gel­di, onun­la soh­bet et­ti. Cu­ma­dan son­ra kö­le­nin sa­hi­bi­ne, “Efen­di, se­nin ya­nın­da bir kö­le ça­lı­şı­yor, ona kar­şı bi­raz şef­kat­li ol” de­di. O da he­men, “Sen bu­nu söy­le­dik­ten son­ra, ben onu âzat et­tim, o ar­tık hür­dür” de­di. He­men kalk­tı, kö­le­si­nin ya­nı­na gi­dip “Sen hür­sün” de­di. Kö­le şa­şır­dı, bi­raz üze­rim­de­ki zul­mü azal­ta­yım der­ken, hür ol­du­ğu­nu işi­tin­ce hay­ret et­ti, he­men içe­ri gi­rip o kâ­mil mür­şi­de, “Efen­dim ben bi­raz zul­mü azal­tır mı di­ye dü­şü­nür­ken, o be­ni âzat et­ti. Siz bu ada­ma ne söy­le­di­niz” de­di. O da, “Ev­lâ­dım ön­ce­ki gün git­tim bir kö­le sa­tın alıp onu âzat et­tik­ten son­ra Efen­di­ne kö­le­ne iyi dav­ran di­ye tav­si­ye­de bu­lun­dum, Al­lah Te­âlâ da onun kal­bi­ne rah­me­ti­ni ko­ya­rak sa­na mer­ha­met et­me­si­ni sağ­la­dı” de­di.
Onun için eğer gü­zel bir şey tav­si­ye edi­yor­sak ilk ön­ce bi­zim yap­ma­mız lâ­zım ki o işi­miz yo­lu­na git­sin. Yok­sa zor­la­may­la gi­der. Zor­da kı­rıl­ma var­dır.
Onun için kar­deş­le­rim, bi­zim hem mad­dî hem mâ­ne­vî öl­çü­le­ri­miz var­dır. Di­nî öl­çü­le­ri­miz Kur’an ve Sün­net’­tir.
Bi­ze dü­şen bir önem­li va­zi­fe de in­san­lar ara­sın­da fit­ne çı­kar­ma­mak­tır. Çün­kü fit­ne ke­sin ha­ram bir iş­tir, fe­lâ­ket­tir. Ce­nâb-ı Hak,
“Fit­ne çı­kar­mak adam öl­dür­mek­ten da­ha kö­tü­dür” (Ba­ka­ra 2/191) buy­rul­mak­ta­dır.
Bü­tün mü­min­ler kar­deş­tir. Bir­bi­ri­mi­ze köp­rü ola­ca­ğız, bir­bi­ri­mi­ze yük yük­le­me­ye­ce­ğiz, bir­bi­ri­mi­zin yü­kü­nü ta­şı­ya­ca­ğız. O za­man mu­vaf­fa­ki­ye­ti­miz ka­çı­nıl­maz olur. Al­lah için bir­bi­ri­mizi se­vin­ce mu­vaf­fak ol­ma­ma­mız müm­kün de­ğil­dir. Bü­yük­le­ri­ni­ze ita­at edin, kü­çük­le­ri­ni­zi se­vin.
Al­lah he­pi­niz­den ra­zı ol­sun. İn­şal­lah du­ala­rı­nı­zı ek­sik et­me­yin. Biz de si­ze dua ede­ce­ğiz. Si­zin ha­yır­la­rı­nı­za or­tak ol­du­ğu­muz gi­bi siz de bi­zim ha­yır­la­rı­mı­za or­tak­sı­nız.
Çok ça­lış­ma­lı­yız; çün­kü hem ül­ke­mi­zin hem in­san­la­rı­mı­zın hem üm­met-i Mu­ham­me­d’in hiz­me­te ih­ti­ya­cı var­dır. Hiz­met ni­met­tir. Vir­di­ni­zi ak­sat­ma­yın, hat­me­ni­zi ter­ket­me­yin, ra­bı­ta­la­rı­nı­zı gev­şet­me­yin, ge­ri­si­ni hiz­me­te ayı­rın. Bü­tün ha­yır ve fa­zi­let bun­da­dır.
Hiz­me­tin en bü­yük ke­ra­me­ti in­sa­nı Al­lah Te­âlâ’nın sev­gi ve yar­dı­mı­na maz­har et­me­si­dir. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) bu­yu­ru­yor ki:
“Bir kul, din kar­de­şi­nin yar­dı­mın­da bu­lun­du­ğu sü­re­ce, Al­lah da onun yar­dı­mın­da olur.” (Ebû Da­vud, Edeb, 60; Tir­mi­zî, Hu­dud, 3; Birr, 19)
Şu ör­nek­ler­den hiz­me­tin kıy­me­ti­ni an­la­mak müm­kün­dür
As­hap­tan Ab­dul­lah b. Ab­bas (r.a), Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) mes­ci­din­de iti­ka­fa gir­miş­ti. Ya­nı­na bir adam gel­di, se­lâm ver­di ve otur­du. İb­n Ab­bas (r.a) ada­mın yü­zü­ne bak­tı, onu bi­raz ke­der­li gör­dü:
“Ey fa­lan­cı! Se­ni ke­der­li ve üzün­tü­lü gö­rü­yo­rum, bir sı­kın­tın mı var?” di­ye sor­du. Adam,
“Evet ey Al­lah Re­sû­lü’­nün am­ca­sı­nın oğ­lu. Fa­lan­cı­nın üze­rim­de ve­lâ hak­kı var, pa­ra kar­şı­lı­ğın­da be­ni hür­ri­ye­ti­me ka­vuş­tur­du. Fa­kat şu ka­bir­de ya­tan Pey­gam­ber hak­kı için söy­lü­yo­rum, üst­len­di­ğim bor­cu öde­ye­cek gü­cüm yok” de­di. İb­n Ab­bas (r.a),
“Ona se­nin hak­kın­da ko­nuş­sam olur mu?” di­ye sor­du. Adam,
“İs­ter­sen bir ko­nuş” de­di. İb­n Ab­bas (r.a) he­men ayak­ka­bı­la­rı­nı giy­di, mes­cid­den çık­tı. Adam,
“İti­kaf­ta ol­du­ğu­nu­zu unut­tu­nuz her­hal­de!” di­ye ha­tır­lat­ma­da bu­lun­du. İb­n Ab­bas (r.a),
“Ha­yır unut­ma­dım. Fa­kat ben şu ka­bir­de ya­tan Hz. Pey­gam­ber’i (s.a.v) işit­tim. O ara­mız­dan ay­rı­la­lı çok geç­me­di.” Bu ara­da İb­n Ab­bas’ın göz­le­rin­den yaş­lar bo­şan­dı. Sö­zü­ne de­vam et­ti: Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yur­du:
“Kim bir din kar­de­şi­nin ih­ti­ya­cı­nı gi­der­mek için yü­rür ve sı­kın­tı­sı­nı gi­de­rir­se, bu yap­tı­ğı onun için on se­ne­lik iti­kaf­tan da­ha ha­yır­lı­dır. Hal­bu­ki, kim Al­lah Te­âlâ’nın rı­za­sı için bir gün iti­ka­fa gir­se Al­lah Te­âlâ onun­la ce­hen­nem ate­şi ara­sın­da üç hen­dek ko­yar. Her bir hen­de­ğin ara­sı do­ğu ile ba­tı ara­sı ka­dar uzak­tır.” (Bey­ha­kî, Şu­abü’l-İmân, nr. 3960; Ta­be­râ­nî, el-Ev­sat, nr. 7322; Mün­zi­rî, et-Ter­gîb, 2/272)
As­ha­bın bü­yük­le­rin­den Mu­âz b. Ce­bel (r.a) de­miş­tir ki: “Al­lah yo­lun­da ci­ha­da (Al­lah için hiz­me­te) gi­den ar­ka­daş­la­rı­mın eş­ya­la­rı­nı ha­zır­la­mam, yük­le­ri­ni dü­zelt­mem ve bi­nek­le­ri­ni çe­kip çe­vir­mem ba­na on nâ­fi­le hac­dan da­ha se­vim­li­dir.” (Ebû Da­vud, Edeb, 60; Tir­mi­zî, Hu­dud, 3; Birr, 19)
Ebû Kı­lâ­be-i Bas­rî (rah.) şu ha­di­se­yi an­lat­mış­tır:
“Re­sû­lul­lah (s.a.v), yol­cu­luk ya­par­ken as­ha­bı­nı grup­la­ra ayı­rı­yor­du. Bir de­fa­sın­da gru­bun bi­ri Efen­di­miz’in (s.a.v) hu­zu­ru­na ge­le­rek grup­ta­ki bir şah­sı şöy­le öv­me­ye baş­la­dı­lar:
‘Ey Al­lah’ın Re­sû­lü! Biz bu­nun gi­bi­si­ni gör­me­dik. Bir ye­re in­di­ği­miz­de he­men na­ma­za ko­şar, dur­ma­dan na­maz kı­lar. Ha­re­ket edin­ce tek işi Kur’an oku­mak­tır. Bir de de­vam­lı oruç tu­tu­yor’ de­di­ler. Re­sû­lul­lah (s.a.v),
‘Ona bun­la­rı yap­ma im­kâ­nı­nı kim ve­ri­yor? O bun­la­rı ya­par­ken ih­ti­yaç­la­rı­nı kim gö­rü­yor?’ di­ye sor­du. Ar­ka­daş­la­rı,
‘Biz­ler’ di­ye ce­vap ver­di­ler. Re­sû­lul­lah (s.a.v), ay­nı so­ru­yu bir ke­re da­ha sor­du. On­lar tek­rar,
‘Biz­ler’ di­ye ce­vap ve­rin­ce, Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v),
‘Bu du­rum­da si­zin he­pi­niz on­dan da­ha ha­yır­lı­sı­nız’ bu­yur­du.” (İb­nü’n-Neh­hâs, Me­şâ­riu’l-Eş­vâk, 1/315; İb­nü’l-Mü­bâ­rek, Ki­tâ­bü’l-Ci­hâd, 2/180)
Bu hiz­met ker­va­nın­da bu­lun­mak he­pi­miz için sa­adet se­be­bi­dir. Bu ni­me­te şük­re­de­lim ki yü­ce Al­lah ni­met ve se­va­bı­mı­zı ar­tır­sın. Bi­raz da sa­bır­lı ola­lım. Sa­bır ol­ma­dan za­fer ol­maz.
Bü­yük­ler ne de­miş: Sab­re­den der­viş, mu­ra­dı­na er­miş.
Mu­ra­dı Al­lah ola­na, O’na ka­vu­şa­na ka­dar bu yol­da sa­bır dü­şer.
Cen­net ucuz de­ğil.
Yü­ce Al­lah’a kar­şı ve­fa­lı olan ebe­dî se­fa­yı bu­lur.
Son sö­zü­müz, âlem­le­rin rab­bi­ne ham­dol­sun.
(Bu yazı, S. Muhammed Sa­ki Erol’un 2004 yı­lın­da Er­zu­rum’da yap­mış ol­du­ğu soh­bet­ten faydalanılarak ha­zır­lan­mış­tır.)

Hiç yorum yok: