1 Ekim 2013 Salı

~İyiye Doğru~

Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker, yani iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, mücella dinimiz İslâm’ın temel esaslarındandır. Fert yahut toplum olarak iyiliği yaymak, kötülükleri de ortadan kaldırmak müslümanların en belirgin özelliklerinden biridir. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte, bunlar salih insanlardandır.” (Âl-i İmran, 114)
Ferdin ve toplumun huzuru için insanların Hak ve hakikatle irtibatının sağlanması ve korunması, ihmal edilemeyecek kadar önemli bir vazifedir. Bu konuda hiç kimse ‘bana ne’ diyemez, dememelidir. Her müslüman sorumluluk şuuruyla gücü nisbetinde bu ilahî görevi yerine getirmelidir. Hiç kimse için bir şey yapamıyorsa dahi evlad ü iyali için çaba göstermeli, sözleri kifayetsizse dahi hal hareketiyle, ahlâk güzelliği ile örnek olmalı, özendirmelidir.
İyilik ve kötülük (İslâmî tabirle maruf ve münker) biri olmayınca diğerinin onun yerini aldığı zıt iki unsurdur. Eğer bir toplumda iyilik ve güzellik yaygın hale gelirse kötülükler gittikçe azalır. Aynı şekilde, Allah muhafaza, iyilik azalırsa kötülük yayılır. Böylece toplumu nice fitneler, fenalıklar kuşatır. Hem dünya hem de ahiret huzuru elden gider. Bu yüzden iyiliği yaymak, kötülüğü ortadan kaldırmak için gayret sarf etmek lazımdır. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. kötülüğe karşı mücadele etmeyenlerin sonunu şu temsille anlatıyor:
“Bir grup insan bir gemiye binerek topluca deniz yolculuğuna çıkarlar. Oturacakları yer için aralarında kura çekerler. Herkes yerine yerleştikten sonra içlerinden biri, bulunduğu alt kattaki zemini balta ile delmeye başlar. Üst kattakiler; 
– Ne yapıyorsun, dedikleri zaman o;
– Size ne bundan, benim kendi yerim değil mi, istediğimi yaparım! Siz ancak kendi yerinize karışabilirsiniz, der.
Şimdi gemi ahalisinin bu adamın elinden baltayı alması gerekirken, bundan kaçınıp;
– Adam sen de, bize ne! O kendi yerinde delik açıyor, şimdilik bir zararı yok, ne yaparsa yapsın, deyip onu haline terk ederlerse çok geçmeden hepsi birden denize batıp helak olup giderler.” (İbnü’l Mübarek, ez-Zühd, nr. 1060)
Bu hadis-i şerif, birlikte yaşayan iyiler ve kötülerin durumunu veciz bir benzetme ile anlatıyor. Buna göre mücella dinimiz İslâm, insanları Allah Tealâ’ya ve ebedi saadete kavuşturmak maksadıyla Cenab-ı Mevlâ tarafından gönderilmiş bir gemi gibidir. Bütün insanların bu gemide yerleri vardır. İnsanlardan biri kalkıp da gemiye zarar vermeye başlayınca diğerlerinin o kimseyi uyarıp hem o kişiyi hem kendilerini kötü akıbetten kurtarmaları gerekir. Bizi ilgilendirmediğini sandığımız, yapılmasına göz yumduğumuz bir kötülük, gün gelir bize ve nesillerimize zarar verir. Aslında zarar verip vermemesi de ölçü değildir. Müslüman kimse her halükârda kötülükten uzak durur ve aynı zamanda kötülüğü engeller. Cenab-ı Mevlâ müberrâ kitamız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104)
Allah Tealâ, ilk insan Hz. Adem a.s. ile insanlara kulluğu, doğru ve yanlışları öğretti. Ondan sonra da en son peygamber Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e kadar nice peygamber geldi. Onlar da insanlara doğru yolu gösterdiler, öğrettiler. İman edenler kurtuldu, inkâr edenler için ise ayet-i kerimede şöyle buyruluyor:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 105)
Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. bize Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi bıraktı. Dört Büyük Halife ve Ashab-ı Kiram Efendilerimiz de Allah Rasulü s.a.v.’in yürüdüğü yolda yürüdüler, O’ndan öğrendiklerini sonraki nesillere aktardılar. Allah cümlesinden razı olsun.
Onlardan sonra gelen nesiller de bu yolda yürüdüler. İmamlarımız, alimlerimiz, salihlerimiz… Her biri iyiliği yaymak, kötülüğü ortadan kaldırmak için mücadele ettiler. Öyleki alimlerimizin ilmi, gazilerimizin mücahedesi asırlar boyu iyiliği yaydı, kötülüğü sildi.
Allah dostları da her zaman iyiliği yaymak, kötülüğü engellemek için gayret sarf ettiler. Âriflerden bir zat “Bizim işimiz çözüp bağlamaktır.” buyurur. Kendisine bunun ne demek olduğu sorulduğunda da, kalbi haram arzulardan ve dünyadan çözüp Yüce Allah’a bağladıklarını söyler.
Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker yapacak kimse ilk önce kendi nefsinden başlamalıdır. Daha kendisine tesir etmeyen nasihatler bir başkasına fayda verebilir mi? Bu yüzden takva sahibi kimselerin tebliğ ve davetleri daha etkilidir. Aslında böyle salih kişilerin varlığı herkes için bir rahmettir. Allah dostlarının çevresinde insanların toplanmasının, onları örnek alıp kötülükleri terk etmelerinin nedeni budur.
Kendisi uygulamayıp sadece başkalarına nasihat verenlerin anlatımı ve üslubu ne kadar güzel olursa olsun, sözleri kalbe tesir etmez. Bu sebeple büyükler her gün Allah doslarının sözlerinden birkaç sayfa okumayı emir buyurmuşlardır. Zira onların sözleri ok gibidir, asırlar öncesinde yaşamış olsalar da, ihlâs ile sarf ettikleri her bir cümle -Allah’ın izniyle- her zaman iyiliği yaymaya, kötülüğü men etmeye devam eder. İşte bu yüzden emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker vazifemizi Allah dostlarının peşinde yürüyerek ifa etmek en sağlıklı yoldur.
Müberra Kitabımız’dan şu ayet-i kerime ile nokta koyalım:
“Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü olan kimdir?” (Fussilet, 33)
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Mübarek EROL / Semerkand Dergisi

Hiç yorum yok: