25 Mayıs 2012 Cuma

Hayırlı Cumalar...

                                         "Bir emanettir bu mülk-ü mal,
                           Sorulacak şüphesiz bir gün su’al..."



~Son Adımdan Bir Öncesi
~

Ömür denilen süre insandan insana değişse de, sonuçta herkes yaşadığını çok kısa bir süre olarak görür. Hayatından bir şey anlamadığını söyler. Ömürlerinin nasıl geçtiğini anlamadıklarını, her şeyin bir serap veya bir rüya gibi geride kaldığını söylerler.

Ve evet; herkes ölüm denen gerçekle karşılaşır. Dünyada ebedilik verilmiş tek bir Allah’ın kulu olmadığına göre hepimizi bekleyen akıbet budur. Kimilerine göre daha fazla veya daha az yaşansa da gidilecek, buluşulacak yer aynı.

Fakat herkes ölümü kendisinden uzak tutar. O kadar cenaze namazına katılmamıza, ölüm döşeğindekileri ziyaretimize, onca ölüm haberine rağmen ölümün bizi de bulacağına kendimizi ikna etmekte zorlanırız. Sözünü eder fakat bir türlü idrak edemeyiz. Ne desek ölüm bize yabancı gelir.

~Hatırlatıcı işaretler~

İnsan hangi yaşta olursa olsun, elbette her zaman dünya hayatının bir sınav olduğunu bilmelidir. Ancak ölümün ayak seslerini bizzat kendi üzerinde duymaya başlamış olanların artık davranışlarına, ibadetlerine her zamankinden fazla hassasiyet göstermesi gerekir. İşte artık zaptedilemez gençlik günleri geride kalmıştır. Hiçbir şey eskisi gibi değildir. Önceki gibi hızlı koşamamaktadır. Aynanın karşısına geçtiğinde karşısında kırlaşmış saçlar, eskimiş ve yorulmuş yüz her gün ölümü fısıldar. Gözlüksüz okuyamayan gözler, sürekli sürpriz yapan ağrılar hep birer işarettir. Ölüme her zamankinden yakın olunduğunun mesajıdır.

Tövbe vaktinin daima geç olma ihtimali vardır. Ancak ölümün işaretleri üzerinde belirmiş olanlar için her an geç olabilir. Çünkü gençlik defteri kapanmış, yaşlılık sayfaları dolmaya başlamıştır. Hiç kimsenin eline bir üçüncü defter de verilmeyecek. Özellikle yaşı kırkı geçmiş olanların kendilerine çeki düzen vermesi gerekir.

~Olgunluk çağı~

Kırk yaş insanın olgunluk yaşıdır. İnsan bu dönemde hayata daha bir sükûnetle bakmakta, heyecanı gittiğinden olayları ve karşılaştığı sıkıntıları daha soğukkanlılıkla değerlendirebilmektedir. “Gençtim, farkına varamamıştım, düşünememiştim, aklım ermedi...” gibi mazeretlerin üretilemeyeceği, pervasızlıklara son verilecek bir dönemdir bu dönem. Bu süreçte insandan beklenen, aklını başına devşirmesi, yaklaştığı ölüme hazırlıklarını daha sıkı yapmaya başlaması, kulluğu artırmasıdır. Zira ekinin hasat zamanı yaklaşmıştır.

Kırk yaşın hayatın ikinci eşiği olmasının özel bir nedeni daha vardır. Rabbimiz Rasulü’ne peygamberlik görevini kırk yaşında vermiştir. Bunun pek çok hikmeti vardır. Bunlardan biri, yaşı itibarıyla olgunluğa erişmiş olmasıdır. Zaten güzel olan ahlâkı ziryeye ulaşmış, dünyayı çok daha iyi anlamış, hayatın gerçeklerini idrak etmiş ve bu görevi üstlenebilecek hayat tecrübesini kazanmıştır.

Kur’an’da kırk yaşa vurgu yapılması hayatın bu dönemine dikkat çekmektedir: “Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet olgunluk çağına ulaşıp kırk yaşına varınca: ‘Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve benim hoşnut olacağın yararlı bir işi yapmamı sağla; bana verdiğin gibi soyuma da salah ver; doğrusu sana yöneldim, ben kendini sana verenlerdenim’ demesi gerekir.” (Ahkâf 15).

Olgunluk yaşında olmasına rağmen Rabbine karşı kulluğunda kemalât göstermeyen insanın akıbetinin kötü olmasından korkulur. Çünkü kendisini düzeltmesi beklenen yaşta bile önceki yanlışlarını devam ettirmekte ve Allah’a yönelmemektedir. İmam Gazalî’nin aktardığı üzere, kırk yaşına gelip de kendisine çeki düzen vermeyen kişinin yüzünü şeytan sıvazlar ve “Bu yüz artık iflah olmaz!” diyerek memnuniyetini dile getirir (İhyâ, 3/29). Çünkü olgunluk döneminde bile yola girmemiş, şeytana olan bağlılığını güçlendirmiştir. Bu durumun kimi memnun edeceği ise bellidir.

~Kendine gelme zamanı~

Olgunluk çağına ulaşmış olan herkes artık bir kavşakta olduğunu bilmek zorundadır. Ya yanlışlarla dolu hayatını aynıyla devam ettirerek sonu belli olan akıbete uğrayacaktır. Ya da üzerinde belirmiş olan ölümün habercisi işaretlerden ibret alarak yaşamını düzeltecektir. Tercih tamamen kendisine bırakılmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, ahirette arkasına sığınacağı bir mazereti kesinlikle olmayacaktır. Ve hiç bitmeyecek gibi önünde duran günler, geride bıraktığı kırk yıl gibi çok çabuk geçecek ve ahiret yolculuğu başlayacaktır.

Bu nedenle Rabbimizin farz kıldığı ibadetler aksatılıyorsa, öncelikle bunlardaki gevşekliğe bir son verilmelidir. Namaz bu noktada çok önemlidir. Çünkü hakkını vererek namazı eda eden insanın hayatını düzeltmesi çok kolay olur. Namaz onu yanlışlardan korur. Haram ve helale dikkat etmesini sağlar. Bunun yanında en küçük bir iyiliği dahi hakir görmemeli, mümkün olduğunca şüpheli şeylerden bile kaçınmalıdır. Zira gözünde değersiz olan küçük bir ameli veya şüpheli bir şeyden kaçınması Rabbin rızasını kazanmasını sağlayabilir. Kurtuluşu o küçük ameli ile olabilir. Bu nedenle her fırsatı değerlendirmelidir. Bunların yanında, sevdiği insanlarla küs durmasının, kalp kırmasının, çevresindekilerin hukukunu çiğnemesinin de ne kadar anlamsız olduğunu idrak etmelidir. Kısacık dünya hayatının bunlara değmeyeceğini anlamalıdır.

Özetle söyleyecek olursak, geçen yılların affı, yarının ihyası için, buyrun tövbeye...


Taha YILDIZ / Semerkand Dergisi


Hiç yorum yok: