2 Aralık 2015 Çarşamba

Osmanlıcam

Param olmadan da çok şey aldım ben;
-Gönül aldım, 
-Öğüt aldım, 
-İbret aldım.


23 Kasım 2015 Pazartesi

Hz. Osman (ra) dan....


"Nasihat veren insanın darbesi, içinde düşmanlık gizleyen insanın selamından hayırlıdır."
Hz. Osman (radıyallahu anh)

9 Ekim 2015 Cuma

Hayırlı Cumalar :)

Gurbet neresidir diyene, O'nun olmadığı yer
diyesim, O'nun olmadığı yer mi var diyene,
kalkıp sarılasım var! 
Serdar Tuncer

2 Ekim 2015 Cuma

Dostu Düşmanı Bilseydik…


Hayatımızın içinde iki çok önemli kavram dost ve düşman. Dost aramak, dostluklara tutunmak, düşmandan da sakınmak fıtratımızda var. Dost ve düşmana dair seçimlerinin olumlu ya da olumsuz etkilerini iliklerine kadar yaşamayan tek kişi var mıdır? Dost bildiğinden düşmanlık gören, herkesten umudunu kesmişken düşman zannettiğinden dostluk eli uzanan biziz. Demek ki dostu düşmanı seçmede hatalar yapıyoruz. Hem fert hem toplum olarak… Demek ki sağlam ölçüler lazım. Kendi yarım aklımızın, değişip duran hissiyatımızın yanıltıcılığına bizi teslim etmeyecek hakiki ölçüler…
Mümin kimliğinin temelde dostluk üzerinden inşa olduğunu hatırlamalıyız evvela. Allah’a, Rasulü’ne, sahabilere ve salihlere, iman kardeşlerine, nihayet alemdeki büyük nizama dostluk. Bir barış hali… Bu dostluğun hukuku Şeriat-ı Garrâ’da kayıtlı.
İman bütün hayatı kuşatan bir dostluk zemini doğuruyor. Fakat iki mutlak/fıtrî düşmanımız var. Şeytan ve avanesi ile kötülüğü emreden kendi nefsimiz. Bunlarla bir ömür savaşmak, imanî barışımızın devamı için alnımıza yazılı. Bir de hidayet buluncaya kadar kalpleri Hak ve hakikate körlerin düşmanlıklarının muhatabıyız. Onlara bir taraftan hidayet dilerken, bir taraftan tedbir almakla, direnmekle, savaşmakla mükellefiz. Bu bakımdan mümin hayatı dosta vefa, düşmanla mücadeleden ibarettir, denilebilir. Burada öncelikli mesele, dostu düşmanı tanıyabilmek… Ki bu meselede ümmet olarak büyük yanılgılarımız var.
Özellikle son birkaç aydır Gazze’deki kardeşlerimizin bütün insanlığın gözü önünde maruz kaldığı katliamla, tekbirle mazlum kafası kesen canilerin görüntüleri hepimizin aynı soruya cevap aramasına sebep oldu: Dost kim, düşman kim? Tarihî perspektifi de dikkate alarak bu soruya ilkesel düzeyde cevap vermek istedik bu ay.
Dikkatle okunup düşünülmesi gereken diğer bir yazımız da Ahmet Nafiz Yaşar’ın kaleme aldığı “Tekâsür: Çoğaltma Yarışı”. Bir Cahiliye hastalığının modern dünyada son derece yaygın şekilde ve adeta kutsanarak nasıl tezahür ettiğini fark edeceksiniz.
 | Eylül 2014 | SUNUŞ

4 Eylül 2015 Cuma

Bugünkü İmkanlar ve Halimiz

Şükrün yaygın tariflerinden biri şöyledir: Allah’ın nimetlerine yine O’nun nimetleriyle isyan etmemek. Mesela Allah göz vermiş. Gözün şükrü harama bakmamaktır.
Yirminci asır medeniyeti sayısız rahatlık ve bolluk getirdi. Ama bunca bolluk ve rahatlık getirmekle Allah’a itaati arttırdı mı? Aksine, itaatten uzaklaştırdı, gafletimizi arttırdı. Oysa bolluğa ulaştıkça sorumluluğumuz artar, şükrü de arttırmamız gerekir. Yirminci asır medeniyetinin bolluk ve rahatlığı ibadet ve taatimizi arttırmayıp, nefslerimizin hevasıyla şehvetlerimizi arttırarak bizleri günaha sürüklediğinden, faydadan çok zarar getirmiştir. Sabah gazetelerle gözümüzü açıp gece televizyonla kapatırsak, bunlar bizim için zarar olur.
İnsanoğlu yaratılan mevcudatla alakadardır. Allah mevcudatı çok geniş yaratmış. Her insana fıtrat ve kabiliyetine göre mevcudata muhabbet vermiştir. Lezzetler çoğaldıkça vebal ve günah kapıları da genişler. Televizyonun şu andaki zararı faydasından çoktur.
Bediüzzaman hazretlerine sordular:
– Herkes İkinci Dünya Savaşı’nın neticesini soruyor. Oysa siz ne soruyor, ne de radyo dinliyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Buyurdu ki:
– Dünya harbi küçük savaştır. Allah bana nefsimle büyük harbi emretti. Dünya harbinde mağlup olanın ve galip gelenin işi ayrıdır. Benim mağlubiyetim beni cehenneme düşürür. Ben kendi muharebemden başımı kaldıramadım ki dünya havadisine bakayım!
– Radyo için ne dersiniz?
– Radyo helal olan bir nimettir. Kullanılması menfaat verir ama şu asırda kullanılmasının zararı menfaatinden çoktur.
Televizyon da öyle… Bir bakarsın, bin yanarsın. Hem de zamanın yanar.
Musa a.s.’ın Tur dağında Allah Tealâ ile ne konuştuklarının bir kısmını alimler bize haber vermiştir. Bize gelen rivayetlerden biri şöyledir:
Musa a.s. Allah Tealâ’ya sordu:
– Ya Rabbi, hangi kullarını seversin?
– Beni zikredip unutmayan kul, kullarımın içinde en sevgili olandır.
– Ya Rabbi, hangi kulların en iyi hüküm verir?
– Hak ile hükmedip nefsine uymayan kullarım…
– Hak ile hükmetmenin hükmü nasıldır?
– Gazap kuvveti şecaate, şehvet kuvveti iffete, akıl akl-ı selime, ilim hikmete dönüşüp bunların bir araya gelmesinden adalet tecelli ederse, hak ve hakikat de ortaya çıkar.
– Hangi kulların daha büyük alimlerdir?
– Bildiğini insanlara öğreten, doğruyu gözeten, kötü sözden kaçanlar alimlerin büyükleridir.
– Hangi kulların ameli daha hayırlıdır?
– Dili yalan konuşmayan, kalbi günah ile meşgul olmayan ve zina yapmayan kulların ameli daha hayırlıdır.
– Ya Rabbi, yapacağım amellerden sence en güzeli hangisidir?
– Beni hatırlayıp unutmaman senin en büyük amelindir.
Görülüyor ki zikir çok önemlidir. Zikir hatırlamaktır. Kim Allah’ı unutmazsa zikir halindedir. Kim de Allah’ı unutursa gaflet halindedir. Zikredenler hayırları kendilerinde toplayanlardır. Onun için Sâdât-ı Kiram müritlerin terbiyesinde en büyük fazileti Allah’ın zikrinde görmüşlerdir.
Kitaplarda nakledilen bu konuşma, müslüman için bir kılavuz gibidir. Allah katında hangimizin ve hangi amelimizin makbul olduğunu buradan anlayabiliriz. Dolayısıyla bugün teknolojinin bize ne yaptığını, nerede kazanıp nerede kaybettirdiğini, şükür ve zikir halimize bakarak muhasebe etmeliyiz.
 | Aralık 2013 | SOHBET

14 Ağustos 2015 Cuma

Tasavvuf Klasikleri

Muhib ve Mahbub
Muhabbette iki farklı makam vardır: Birisi, sevenlerin makamıdır. Bundan daha üstün olan ikincisi ise, Allah tarafından sevilenlerin makamıdır. Bu durum sufîlerin “mürid” yani Allah’ı isteyen ve “murâd” yani Allah tarafından istenen kavramlarıyla ifade edilir.
Aynı şekilde, münîb (Hakk’a yönelen) ile müctebâ (Hak tarafından seçilen); talip (Hakk’ı isteyen) ile matlup (Hak tarafından istenen); rağıb (Hakka rağbet eden) ile merğûb (Hak tarafından rağbet edilen); hâfız (ilahî hudutları koruyan) ile mahfûz (Hak tarafından korunan) ifadeleri de bu yola girenlerin farklı durum ve makamlarını anlatmak için kullanılmaktadır.
Hiç şüphesiz kendi çabasıyla ilahî yükü taşıyan kimse ile, üzerindeki yükü Allah tarafından taşınan kimse bir değildir. Yine ziyaret eden kimse ile ziyaret edilen kimse; ilahî huzura ulaşmak arzusuyla yanan kimse ile o huzurda bulunan kimse ve sevenle sevilen bir değildir.
Sevilen bir kul ile seven bir kulun makam farkını Rasulullah s.a.v.’in makamı ile Hz. Musa a.s.’ın makamı arasında görebiliriz. Hz. Musa a.s. Yüce Allah’a: “Rabbim, göğsüme genişlik ver.” (Taha, 25) diye dua ederken, Yüce Allah, Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” (İnşirah, 1) buyurmuştur. Hz. Musa a.s.: “Bana ailemden birini yardımcı yap; kardeşim Harun’u!“ (Taha, 29-30) diye dua ederken; Yüce Allah, Hz. Muhammed s.a.v. için: “Senin şanını yüceltmedik mi?” (İnşirah, 4) buyurmuştur. Bunun manası şudur: “Ey Rasulüm! Senin ismin kelime-i şehadette ve ezanda benimle beraberdir. Sana kendimden başkasını yardımcı yapmam. Çünkü sen benim sevdiğim ve en yakın dostumsun.”
Muhib ile mahbub arasındaki durum farkı, Hz. Muhammed s.a.v. ile Hz. Musa a.s.’ın Allah’a olan yakınlıkları gibidir. Gördüğü manevi tecelli karşısında sabit kalamayan, üzerine dökülen nurlar içinde kendisini kaybeden Hz. Musa a.s. ile; gördüğü ilahî tecelliler karşısında sabit kalan, kalbinin genişliğinden dolayı içinde nurların kaybolduğu Hz. Muhammed s.a.v. arasında ne kadar fark vardır! Hz. Muhammed s.a.v., makam olarak Hz. Musa a.s.’dan üstün olduğu gibi, mahbub (sevilen) bir kul da manevi halinde sabit oluşu bakımından muhib (seven) olanı geçmiştir.
İlahî İmtihanda İki Şahsiyet: Asaf ve Bel‘am
Asaf b. Berhiya, Hz. Süleyman a.s. döneminde yaşamış ve vezirliğini yapmış, Bel‘am b. Baûra ise, Hz. Musa a.s. döneminde yaşamıştır. Bu ikisi büyük lütuflara mazhar olmuş iken, ilahî imtihandan biri başarıyla geçmiş diğeri kaybetmiştir.
“O dilediğini affeder, dilediğine azap eder.” (Bakara, 284) ayeti hakkında şöyle denmiştir: “Allah Tealâ dilerse büyük günah işleyeni affeder, küçük günah işleyene ise azap eder. Yahut bir topluluk beraberce bir günah işlerler. Ona iştirak edenlerden bazılarını Allah dilerse affeder, kötülüklerini iyiliklere çevirir, o günah onlara zarar vermez. O günahı işleyenlerden bazılarına da günahlarından dolayı azap eder, onları bağışlamaz ve yaptıkları hiçbir amel kendilerine fayda vermez.”
Allah Tealâ, Asaf b. Berhiya’ya bunların hepsinden fazla müsamaha göstermiştir. O önceleri haddi aşanlardan biriydi. Kötü bir halde iken Yüce Mevlâ, onun imdadına yetişti. Onu dostluğuna seçti, ilim ve fazilet verdi. Hz Süleyman a.s.’ın veziri yaptı ve İsm-i Âzam duasını öğretti. Bütün bunlar, onun işlediği büyük kusurlarından sonra oldu. Yüce Allah bunu, kendisini seven hiç kimsenin ümitsizliğe düşmemesi ve ilahî muhabbete ermek için çırpınanların O’nun rahmetinden ümit kesmemesi için yaptı.
Ancak Yüce Allah, Asaf b. Berhiya’nın işlediği günahlardan birini işleyen Bel’am b. Baûra’ya, böyle bir müsamaha göstermedi. Çünkü Bel’am, dini dünya malı toplamak için kullanıyordu. İlmine nefsinin kötü arzularını katmıştı. Bundan dolayı hak yoldan saptı, helak oldu. Allah’ın çok şiddetli gazabına uğradı. Asaf’ın işlediği günahlar kendisiyle Rabbi arasındaydı. Rabbinden birtakım işaretler görünce yaptığı günahlardan uzaklaştı. Çünkü o hiçbir zaman işlediği günahla Allah’a isyan etmeyi murat etmemiş ve günah içinde kalmayı istememişti. O sadece nefsinin keyfine tabi olarak hatalara bulanmıştı.
Bel’am b. Baûra’ya İsm-i Âzam duası verilmişti. Hatta bunlardan çok daha üstün güçler kendisine verilmişti. Sonra o bu lütuflardan sıyrıldı, dünyaya meyletti. Kendisini helak edecek işler yaptı. Daha önce yaptığı ibadeti ve zühdü de kendisine fayda etmedi.
Bütün bunlar, hiçbir amel sahibinin Rabbinin tuzağından emin olmaması için, bir alimin davranışları üzerinden örnek göstermedir. Asaf büyük günahlar işlemiş olmasına rağmen, onlardan kurtulduktan sonra kendisine birçok kerametler verildi. Çünkü “murâd” sıfatında ve “mahbub” makamındaydı. Bütün bunlar Hz. Süleyman a.s.’ın devrinde olmuştu. Bel’am’ın hikâyesi meşhur olduğu için burada anlatmayacak, Asaf’ın kıssası hakkında ise bazı bilgileri zikredeceğiz.
Nakledildiğine göre Allah Tealâ, Hz. Süleyman a.s.’a şöyle vahyetmiştir:
“Ey âbidlerin reisinin oğlu! Ey zahidlerin önderinin oğlu! Senin teyzenin oğlu Asaf ne zamana kadar isyan edip duracak! Halbuki ben ona devamlı merhamet ile muamele ediyorum. İzzetime ve celalime yemin ederim ki, şayet onu ansızın cezalandırmak üzere yakalarsam, onu etrafındakilere ve kendisinden sonra gelenlere de ibret olacak hale getiririm.”
Hz. Süleyman a.s., Allah’ın vahyettiklerini Asaf’a anlattı. Asaf dışarı çıktı, bir kum tepesine tırmandı, ellerini göklere doğru kaldırarak şöyle yalvardı:
“Ey Allahım! Ey benim Efendim! Sen Yüce Rabbimsin, ben de senin aciz kulunum. Eğer tövbemi kabul buyurmazsan, ben nasıl tövbe edebilirim. Eğer sen beni korumazsan, ben nasıl günahlardan korunur ve onları terk ederim!”
Bunun üzerine ona şöyle hitap edildi: “Doğru söyledin. Ben Rabbinim, sen de benim kulumsun. Bana tövbe edip dön, çünkü ben senin tövbeni kabul ettim. Ben tövbe edenlerin tövbesini çok kabul edenim ve merhameti bol olanım.”
İbrahim b. Edhem ve Şevk
İbrahim b. Edhem k.s., şevk ehlinden biriydi. O, abdal diye bilinen veli kullardandı. Muhabbet meydanında yüksek bir yeri vardı. Manevi yakınlıkta üstün keşifler sahibiydi. O şunları anlatmıştır:
Günün birinde dua ederken, "Ey Rabbim! Eğer seni sevenlerden birisine, sana kavuşmadan önce kalplerinin huzur bulacağı bir şey verdinse, onu bana da lutfet. Gerçekten kalbimin ızdırabı bana sıkıntı verdi." dedim. O gece rüyamda bana şöyle dendi:
“Ey İbrahim! Bana kavuşmadan önce, kalbinin huzur bulacağı bir şeyi benden istemeye utanmıyor musun? Hiç aşık sevgilisine kavuşmadan huzur bulur mu? Ya da sevgili sevdiğinden başkasıyla sükûnete erebilir mi?”
Ben bu ikaz karşısında, "Ey Rabbim! Sevgin içinde kendimi yitirdim, ne diyeceğimi bilmeyecek hale geldim, beni affet ve ne diyeceğimi bana öğret!” diye niyaz ettim. O zaman Yüce Allah şöyle hitap buyurdu:
"Sen şöyle dua et: ‘Ey Allahım, beni hükmüne razı et, beni senden gelen belaya karşı sabırlı yap ve senin nimetlerine karşı şükretmeye muvaffak kıl."

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Selametle...

"Gün misafirinizdir. Ona iyi davranın ki,
 gidince iyiliğinizden bahsetsin..." 
Hasan Basri Hazretleri (ks)
 Dualarınızla....


26 Haziran 2015 Cuma

"Renkleri ince ince ne anlatırsın köre..."

"Uğraşma Boşuna,
Seni Ancak Gördükleri ve Duydukları Kadar Anlayacaklar..
Gördükleri Ancak Kendi Anladıkları Kadar Olacak..."
Hz. Mevlana (ks)


19 Haziran 2015 Cuma

"Hakikaten ölüm musibetlerin en büyüklerindendir. Ölümden nasip ibret almaktır. İbret alıp onu nasihat kabul ederek işlek bir yol olduğunu ondan hiç kimsenin kurtulamayacağını bilen ve o yola evliyanın sevgilerini kazanarak hazırlanan kimseye ne mutlu. Ondan ibret almayana ne yazık."
M.Emin Tokadi (ks)

Sözsüz konuşabilmek güzel şey olsa gerektir..

"Aynı dili konuşmak, akrabalık ve bağlılıktır.
İnsan, yabancılarla kalırsa mahpusa benzer.
Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler (aynı dili konuşurlar).
Nice iki Türk de vardır ki birbirine yabancı gibidirler.
Şu halde "mahremlik (yakınlık) dili" bambaşka bir dildir.
Gönül birliği (gönüldaşlık) dil birliğinden daha iyidir.
Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman zuhur eder."
Hz. Mevlana (ks)

16 Haziran 2015 Salı

Hal demlenmez...

"Soyut bilgiyle  hal demlenmez
Aşk ve sevdası olmayan   umut netice vermez.
Canı, canana  feda etmeyen aşığa 
Ümit beslenmez, edep dilenmez.
Sevgi ve muhabbet çilenin, cefanın, sabrın, azmin, narın, hayânın 
ve ihsanı nefs engelleyemez…"

12 Haziran 2015 Cuma

Tövbesini Bozan Çarpılır mı ?



Bazı insanlara şeytan diyebilir ki:
 -“Sakın ha! Bir mürşide filan gideyim deme; sonra oraya gidersin, tövbe edersin; bir de tövbeni tutamaz bozarsan; Allah korusun çarpılırsın!” 
Şimdi kardeşler! Çarpılmak nasıl olur? 
Çarpılmak, Allah Teala’dan yüz çevirmekse, evet, doğru Allah Teala’dan uzaklaştığı için insan çarpılmış olur. Çünkü dünyevi heveslere yönelmiş, ahiret işlerinden yüzünü çevirmiş, ebedi hayatını kaybetmiş demektir. Bu da çarpılmak demektir. Yok, eğer, bir mürşid-i kamil yanına giderek Allah’a yönelmiş ve günahlarına tövbe etmiş ise; aklı başına gelmiş, nefis sarhoşluğundan kurtulmuş, kalbine-gönlüne Allah sevgisi girmiş demektir. Bunun neresi çarpılmak! İnsan, hiç günahsız olur mu? Melek mi ki insan, hiç günah işlemesin? Tekrar günah işlerse, tekrar tövbe eder, Allah da onu çok sever ve günahlarını bağışlar. İnsan, günah işler ve artık tövbem kabul olmaz diyerek yüzünü Allah’tan çevirirse, Allah Teala’nın rahmetinden ümidini keserse, kendini küfre götüren yola hazırlamış olur. İşte bu, çarpılmanın en büyüğüdür. Şeytan bu ve benzeri usullerle insanın Allah’a yakınlaşmasını engeller. “Senin tövbe etmene ne gerek var. Tövbeyi kendi başına da edersin” diye aldatır. Bunun sonunda insan, “Ben tövbe etsem de kabul olmaz” diye düşünmeye başlar. Bu düşünce, inanç haline gelince küfür olur. Şeytanın da gayesi budur. İnsana günah işletir ve artık onlar affedilmez diye de kandırır. Oysa Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemek Rabbimiz’in bize bir emridir. Bunu bilmeyen insanlar tövbe etmeyi “çarpılmak” zannediyor. Bunun bir başka çeşidi daha olabilir; o da mürşid-i kamil olan zatlara düşman olmaktır. Onlar aleyhinde sözler sarfetmektir. Kişi, o zaman da zarar görür. Ankara Polatlı’da tanıdığım biri vardı; Ankara’ya çalışmaya gelmişti. O anlattı: -“Bizim köyde biri vardı. Durmadan Seyda hazretleri ne dil uzatıp duruyordu. Kendisine çok söyledim, Şu mübarek zatlar hakkında konuşup durma” dedim. Hiç fayda etmedi kendisine.. Bir gece teröristler bizim köye geldiler; köylülerden yiyecek istediler, onlar da verdi. Ertesi gün köye gelen askerler de bütün köylüleri çıkarıp sıraya dizdiler. Belli ki hepsini bir güzel döveceklerdi. Komutan, -“Sakallılara dokunmayın, onları serbest bırakın; şu sakallı hariç” dedi. O sakallı olan da sürekli olarak Seyda hazretleri hakkında ileri geri konuşup durandı. Başka hiçbir sakallıya dokunmadılar, sakalsızları zaten dövdüler; ama o adam sakallı olduğu halde niye dövüldü, hiç kimse anlayamadı! Buna benzer bir hadise de bizim memlekette (Çorum) oldu. O da bizim köydendi.. Bu kişi de sürekli olarak velilere dil uzatıp duruyordu. Kendisine çok söyledim, -“Bu, Allah adamlarına karışma,” diye.. Beni dinlemedi. Birkaç gün sonra ağılına hırsız girdi. O zamanlar halk hayvancılıkla geçinirdi. On tane besili koyununu hırsızlar alıp götürdü. Ama kimin götürdüğü anlaşılamadı! İşte çarpılma budur. Allah dostlarına insan itiraz ederse, farkına varmaz, gerçekten çarpılır. Yoksa insanı, şeytan çarpamaz. Çünkü şeytanın, bir mümin üzerinde böyle gücü kuvveti yoktur. İnsan her seferinde tövbesini bozmuş olsa da yine tövbe etmelidir. Çünkü günahta ısrar eden kişi, tasavvuftan fayda göremez. O zaman ne yapacak? Bir beşer olarak günaha girecek olursa hemen tövbe edecek, tövbesinde de samimi olmak için çok gayret sarfetmelidir. Biz bu kapıda hiçbir zaman, birine, “Sen artık bu kapıya yaramazsın” denilerek geri çevrildiğini, tövbe etmek isteyenin geri döndürüldüğünü ne duyduk ne de gördük. Milyonlarca insan gelip geçmiştir bu kapıdan.. Hiçbirine, “Sen bu kapıya gelme artık” denildiğini işitmedik. Yok, böyle bir şey kardeşler! Sadat-ı kiram efendilerimizin hepsi de cehennemden insan kurtarmaya çalışıyorlar, iman kurtarmaya gayret ediyorlar. Niye cehenneme göndersinler? Kim olursa olsun, ne kadar günahkar olursa olsun, Allah Teala’nın rahmetinin büyüklüğünü, veliler, kamil mürşidler bizden çok daha iyi bilirler. Biz ne biliyoruz ki! Hiçbir şey.. Tövbesini bozan çarpılır mı ? Onların merhametleri bizim merhametimizden kat kat fazladır. Bizim acımayıp da tövbesini kabul etmeyeceğimiz insanlara onlar hiçbir şey yokmuş gibi bakıyorlar. Bize kalsa, biz pek çok insanın tövbesine fırsat vermeyiz, “Sen çok kötü adamsın, bu kadar günah işledin, git cehenneme!” deriz. Bizim merhametimiz çok azdır. Onlar öyle değiller. Onlar Allah Teala’yı tanımış kimselerdir. Allah Teala’yı tanıyan onun rahmetini de tanıyor. Allah’ın rahmetini tanıyanın kendisi de geniş oluyor. Bakın sadatlara. Hiçbir zaman kimseye sen tövbeni bozuyorsun, artık buraya gelme demezler, onlar insanı ateşten korumaya uğraşıyorlar, ateşe atmaya değil. Sadatları görür görmez namaz kılmayı istemeyen namaz kılmaya başlıyor, günahları terkediyor. Bu nasıl oluyor? Bir nazarla oluyor. Sohbet yok, nasihat yok ama nazar insanın fıtratını değiştiriyor. “Gel, gel, kim olursan ol gel. İster kafir, ister Mecusi, ister putperest ol yine gel. Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tövbeni bin defa bozmuş olsan bile yine gel.” Mevlana hazretleri (K.S) Hz. Süleyman’ın (A.S) bir veziri vardı, ismi Asaf b. Berahya idi. Kur’an-ı Kerim’de o, Belkıs’ın tahtını getiren zat olarak zikredilir. Bu mübarek zat bir günah işlemiş, tövbe etmiş. Fakat tövbesinde duramamış, yine aynı günahı işlemiş. Tam yetmiş defa tövbesini bozmuş. Ama çarpılmamış. Asaf b. Berahya, her seferinde tövbemi bozuyorum diye demir halka yapıp boynuna taktırmış. Eskiden kölelerin boynuna demir halka yapıp takarlarmış köle oldukları belli olsun diye. Boynunda demir halka olan kimselerin köle oldukları bilinir kaçsa bile yakalanıp getirilirmiş. Bu zat da kendisi köleymiş gibi boynuna bir halka yaptırıp taktırmış. Aynı zamanda Hz. Süleyman’ın da (A.S) veziri. Süleyman peygamberin huzuruna da bu halkayla girip çıkarmış. Allah Teala Hz. Süleyman’a (A.S) Cebrail’i (A.S) göndermiş. “Süleyman kuluma selam söyle (Vezir Asaf), boynundaki o halkayı çıkarsın. Günah işlerse yine tövbe etsin, ben affederim” demiş. “Onu çarparım” dememiş. O mübarek zat, o halindeyken de Yemen’den Kudüs’e göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir an içinde Belkıs’ın tahtını getirmiş. Kur’an-ı Kerim’de sabit bir keramettir bu. Bakın böyle olduğu halde çarpılmamış, üstelik bu kerameti de göstermiş. Çarpılma diye bir şey yok kardeşlerim. Çarpılma odur ki sen günah işlersin, tövbem kabul olmaz diye yüzünü Allah’tan çevirirsin, Allah Teala’nın rahmetinden ümidini kesersin, kendini küfre götüren yola hazırlanırsın işte çarpılmanın en büyüğü budur. Zannediliyor ki artık günahlar affolunmaz. Böyle bir şey yok. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek olmaz.
Doktor Ahmet ÇAĞIL 

9 Haziran 2015 Salı

Çay koy .. :)

Talebeleri Üstad Bediüzzamana: 
" Üstadım her şeyi gaybetdik. Şimdi ne olacak...? "
 Üstad: 
"Çay koy keçeli, başlıyoruz." 

İnternetin en kaliteli , konumunu başka maksatlara zemin yapmayan ender sayfalardan biri olan 
OSMANLICA sayfasından alıntı.....

Kahrolası Nankörler....


De ki: 
"(Siz) dîninizi (dindar olup, onda sâdık olduğunuzu) Allah’a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah, göklerde olanları ve yerde bulunanları bilir. Çünki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir." 
HUCURÂT-16
 

5 Haziran 2015 Cuma

YA İSTİKRAR, YA KAOS !

 Ülkemiz, milletimiz ve tüm dünya için, özellikle de İslâm âlemi için tarihî bir dönüm noktası olan 7 Haziran seçimi, hayâtî derecede önemli ve ciddî sonuçlar doğurabilecek mahiyettedir. Seçmenler hangi partiye oy verirse versin, sonuç itibariyle sandıktan iki netice çıkacak:
 YA İSTİKRAR, YA KOALİSYON.
          CHP, MHP, HDP arasında kurulacak koalisyon ise naçiz kanaatime göre karmaşa ve kaos doğurur. Birbiriyle kanlı bıçaklı zıt kutupların ortak noktada anlaşarak ülkeyi güzelce yöneteceklerini düşünmek safdillik olur.  Bu üç parti İktidarı bölüşerek, kendilerini destekleyen güçlerin medya ve finans ayakları ile PKK, DHKP-C ve diğer paralel, legal ya da illegalörgütlerin cirit attığı sıkıntılı bir dönem yaşanır.
          Eski Türkiye’deki koalisyonlar döneminin istikrarsız, karanlık ve yağma günlerini yaşayanlar bilir:Baskıcı ve yasakçı bir yönetim, ülke bakımsız, insanlar umutsuz, hazine tamtakır, yabancılara el açan, itelenen soyulan geri bir ülke. Bugün nereden nereye geldik iyi görmeliyiz.
          Elbette hükümetin de kusurları var. Yapılacak çok işler var. Zaten mükemmel kim var? Ancak Cumhuriyet tarihimizin en muhafazakâr, en çalışkan, en özgürlükçü demokrat ve en istikrarlı yönetimi Ak Parti hükümetleridir. Efendim! BOP eş başkanıymış, zina bu dönemde serbest olmuş, mezhepsizmiş, yolsuzluklarmış vs. Bunlara takılıp kalmayın.Zaten ülkede her şey serbest.Eksilerin yanında artılara,binlerce hayırlı hizmetlere bakın.
          Bugün ekonomisini güçlendirerek yerli savunma sanayiini kuran ve üreten, büyük yatırımlarla dünya ile rekabet eden, emperyalistlere boyun eğmeyen ve dünyadaki tüm mazlumların umudu olan istikrarlı bir Türkiye var.Bu gelişme ve büyümeden dış ve iç şer mihraklar, ezelî düşmanlar haçlılar, Siyonistler emperyalistler çok rahatsız oldular. Hükümeti ve Sayın Cumhurbaşkanı’nı devirmek istiyorlar.
          Yaklaşan seçim öncesi tabloya bakarsanız; tek başına elif gibi dimdik Ak Parti ve onun kurucusu Sayın Cumhurbaşkanı, karşı cephede sağdan-sola tüm partiler, paralel yapılar, illegal örgütler, Siyonist ajanlar, bazı Müslüman gurupların başındaki kuklalar koro halinde ağız birliği yapmış aynı safta hükümete vuruyorlar. Dindar geçinen gâfiller “Bu hükümetin gitmesi için PKK desteğindeki partiye de oy veririm” diyor.
          Şer ittifakına dâhil olan New York Times adlı Siyonist gazete, bir asır önce Osmanlının yıkılması için çalışırken Sultan Abdülhamit hakkında hangi yalan ve iftiraları yazmış ise, bugün de Sayın Cumhurbaşkanı hakkında benzer yayınları yapıyor. Aynı gazete ve Türkiye uzantıları Merhum Adnan Menderes ve Turgut Özal için de aynı şeyi yapmışlardı.
          Ülkemizde akl-ı selim sahibi, haktan yana milyonlarca vatandaşımız, kardeşimiz istikrar adına hükümetin devamını istediği gibi, Mısır, Suriye, Irak, Libya, Tunus, Cezayir ve diğer İslam dünyasındaki zalimlerin idaresinde ezilen milyonlarca Müslüman da bunu istiyor ve dua ediyorlar. Öyle inanıyorum ki, Allah dostlarının himmeti de bu yönde.
          Yapılan işin sonucuna bakılır. Ne yaptığınız değil, hangi yolda nereye varıyorsunuz? Buna itibar edilir. Hangi partiye ve siyasi düşünceye sahip olursanız olun, oyunuzu kullanırken sadece iki tercihten birini seçmiş olacaksınız. YA İSTİKRAR, YA KAOS.Üçüncü bir ihtimal görünmüyor.
Huzur ve güven içinde kardeşçe bir seçim yapılmasını ve hayırlı sonuçlar doğurmasını dilerim. Umarım akl-ı selim gâlip gelir.
 ŞEVKET TANDOĞAN / Yazar
~Derdimiz siyaset değil , derdimiz vatanımız , dinimiz, diyanetimiz.... ! Rabbim hayırla sonuçlandırsın Müslümanlara akıl , fikir, feraset nasip etsin inşallah.....~

28 Mayıs 2015 Perşembe

Mürşid Nazarı


Mürşid Nazarı 
Kardeşler, onların bakışları kalp hastalıklarına şifadır. Onlardan çıkan nur Allah’ın nurudur. Bu yüzden insanlara tesir eder. Bu nuru isteyene daha çok verilir. Bu da Allah’ın izniyle olur. Biz Allah (cc) ile aramızı düzeltmeliyiz ki sadatların tasarrufu üzerimize gelsin. Bu ise Allah’ın yasaklarından kaçmakla olur. Bu da yüce Allah’ı büyük bilmektir. Allah dilemezse mürşid bir şey yapamaz. Sadat-ı Nakşibendiyye’nin nazarının çok büyük tesiri var insanın manevi terbiyesinde. Gavs-ı Bilvanisi (ks) bir seferinde, mürşid nazarı ile ilgili olarak bize şöyle bir sohbet yapmıştı: Şeyh Necmeddin-i Kübra büyük bir Nakşibendi idi. Onun bir oğlu vardı ama babasının yoluna uymayan hareketleri çoktu. Bozuk yoldaydı. Necmeddin-i Kübra Hazretlerinin hanımı da buna çok üzülüyordu. Şeyh Hazretlerine yalvararak, -“Herkese faydan dokunuyor. Bu oğluna da bir şey yap. Bizi rezil ediyor, sıkıntıya sokuyor. Ona yazık değil mi? Bu senin evladın değil mi? Niye acımıyorsun?” dedi. Necmeddin-i Kübra Hazretleri, -“Peki öyleyse, söyle oğluma bu gece gelsin bahçede şu ağacın dibine otursun” buyurdu. Mübareğin hanımı da oğluna yalvardı. O da annesinin hatırını kırmadı “peki” dedi. Gece olunca o ağacın dibine oturdu. Biraz oturduktan sonra usandı, kalktı ve gitti. Az sonra onun kalktığı yere bir köpek geldi oturdu. Necmeddin-i Kübra Hazretleri gece yarısına doğru odanın penceresini açtı ve bahçedeki o ağacın dibine doğru nazar etti. Orada oğlu var zannediyordu. Mübareklerin nazarı orada olduğunu zannettiği oğluna değil köpeğe geldi. O hayvan, içi yanarak ağlar gibi havlayarak oradan uzaklaştı. O şehirdeki bütün köpekler onun peşine düştü. O nereye gitse diğerleri de onu takip etti. O durunca diğer köpekler sanki karşısında edep tutar gibi beklerdi. Bu köpek üç gün yaşadı. Üç gün boyunca o şehrin köpekleri onun peşinden hiç ayrılmadı. Köpeğin öldüğünü işitince mübarek, -“O köpeğin ölüsünü defnedin. Allah Teala’nın aşk-ı muhabbeti onun içerisini yaktı, onun için öldü” dedi. Sadatın nazarı işte böyledir kardeşler. Bu yolda ilerlemek, mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de sık sık ziyaret, rabıta ve mürşid sohbeti yapmak gerekir. Sevgi arttığı nisbette istifade artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir. Allah dostlarının gönlüne girmek çok kıymetlidir. Velilerin kalbi, gönülleri Allah’ın evidir. Buraları ziyaret edenlerin ruhları, bedenleri ateşten uzak olur. Allah’ı sevmek isteyenler mürşidin gönül kabesine gelmeli/girmelidir.

Yüzünü Sadatlara Çevir
 Bir molla vardı. Seyda Hazretleri ile aynı medresede beraber talebelik yapmışlar. Güzel de bir Sofiydi. Bu molla fakir bir kimse idi. Bir gün Allah’tan zenginlik diledi. Allah Teala da nasip etti. Fakat malı arttıkça Menzil’e gelip gidişi azaldı. Gün geldi sadatların yanına hiç uğramaz oldu. Namazlarını aksattığını da duyduk. Bakın Sofiler, şeytan sadece cahili kandırmıyor. Alimi bile yoldan çıkarabiliyor. Seyda Hazretleri; -“Şu Sofiyi alıp getirin” diye emir verdiler. Dünyaya daldı diye onu bırakmadı. O sadatları belki unuttu ama mübarekler unutmadı. Sofiler, o mollayı alıp getirdiler. Mübarekler o sırada namazı kılmış evine gidiyordu. Avluda karşılaştılar. O alim zat utancından başını kaldırıp bakamıyordu. Muhammed Raşid Hazretleri eliyle işaret ederek ona, -“Sofi! Şöyle bir yürü. Şu gölgeni yakala” dedi. Seyda Hazretlerinin sırtı güneşe dönüktü. O molla da yürümeye başlayınca gölge önüne düşüyordu. Molla yürüdükçe gölgesi de onun önünde yürüyordu. Seyda Hazretleri, -“Ne o Sofi. Gölgeni yakalayamıyor musun?” deyince, molla, -“Kurban nasıl yakalayayım. Ben yürüdükçe o da yürüyor, ilerliyor” dedi. Seyda Hazretleri, -“O zaman bize doğru gel” deyince Sofi, Seyda Hazretlerine doğru yürümeye başladı. Muhammed Raşid Hazretleri, -“Şimdi gölgene bak” deyince, molla, -“Kurban gölgem beni takip ediyor” dedi. Seyda Hazretleri, -“Sofi! Gölge dünyadır. Ne kadar yakalamak istesen de yakalayamazsın. Hatta onlarca yıl peşinden gitsen bile. Ama yüzünü sadatlara çevirirsen dünya dahi aynı gölge gibi sahibini takip eder. Sen sadatlara doğru yürü” buyurdu. 

Dr.Ahmet Çağıl / Mürşid Nazarı 

12 Mayıs 2015 Salı

Yerini bilemeyenlere gelsin :)

Yerini bilenlere de 
hayırlı, huzurlu, mutlu sabahlar, günler, ömürler diliyorum.... 
Dua ve Muhabbetle....

 Osmanlıca Çeviri :
 Nerden dedim başımın üstünde yerin var diye azıttı iyice ! Ya Sabır ! 

5 Mayıs 2015 Salı

Ahhhh İle Kurtuluşa


Sakın kıyaslama kendini başkalarıyla! ..
“Ama ben..” “Ama benim...şu kadar..” Sakın sakın deme!
Şeytan da böyle demedi mi? “Ben! ” dedi..”Üstünüm ondan! ” dedi, kıyasladı kendini, gururlandı...Ve koğulmuşlardan oldu!
Sen de, eğer böyle dersen; Hidayeti için dua ettiklerin varsa mesela, asla kabul olmaz duaların! ..İstersen gece-gündüz namazda, oruçta, ibadette ol, “Ben! ” dediğin, Başkaları hakkında hüküm verdiğin, kıyas yaptığın, O’nun makamına göz diktiğin müddetçe HİÇsin!
Çünkü O, “Ben” diyene değil, “Sen” diyene, rahmet nazarıyla bakıyor..
O, önünde iki büklüm gözyaşlarıyla durana kapılarını açıyor..
Aşağıla nefsini!
Bil ki Sen alçaldıkça yükseltirler seni..
Karı-koca ilişkilerinde olsun, tüm diğer beşeri ilişkilerde olsun, sakın kibirlenme! ..Gururlanma! .. Kendini üstün görme kimseden! ..
Bil ki şeytan sana bu yolla yanaşır ve mağlub eder seni..
Perde olur, O’nunla arandaki rabıtaya..
Vuslatına eremezsin! Daim gurbetlerde kalırsın..
Sakın deme; “Ama benim şu kadar ibadetim var, o namaz bile kılmıyor”
“...O başını bile örtmüyor..”
“..O cumaya bile gitmiyor..”
“O...böyle, ben böyle! ”.. Sakın!
Anlasana, şeytanın oyunu bu!
Ah bilsen ne sinsidir o! Böyle böyle kaydırır ayağını..
Bil ki Allah’ın en sevmediği şey; Tahkir etmek!
Kendi yarattığının, diğer mahlukları aşağılaması, hor görmesi..
Bir nev’i TANRILIK idddiası!
Ah bilsen, bir hor bakış kaç namazı siler götürür!
Bir aşağılayış, kaç iyi ameli yok eder!
Duymadın mı, baksana “kötü” bilinen bir kadın, ayakkabısıyla bir köpeğe su içirdiği için cenneti kazandı! Dün “şöyle-böyle” diye hor baktıkların, O’nun sevgilisi oldular!
O var ya O, bir “Ahhhh” için, yürekten ama, ızdırapla, pişmanlıkla, samimi, ihlaslı bir ahhh için, günahla geçirilmiş bir ömrü siliyor! Sanki yeni doğdun gibi..Afuvv çünkü O..
Eskilerde, böyle bir “Ahhh” duyan bir gönül eri, muhatabına diyor ki; “Al benim tüm ibadetlerimin ecrini, o “ahhh”ını ver bana..” Vefatından sonra rüyasında halini soran bir dostuna da; “ İşte o “Ahhh” sebebine cennetlerdeyim! ”der..
Var mı böyle bir ahın, iki büklüm o kapılarda? Yoksa da amelin, var mı O’nun sevgisinden, O’nun utancıyla, nedametle akıtılmış iki damla gözyaşın?
Var mı? 
Varsa korkma hiç! 
Burda da orda da SEVGİLİSİN!
Bilvanis Net

30 Nisan 2015 Perşembe

Osmanlıcamı Öğrenmeye Vesile Olduğu İçin Hayrat Vakfına Teşekkürlerimle...

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki;
 erdemli olabilmenin ve onurlu kalabilmenin ödülü yok,
 bedeli var....

"İyilerle dost ol, kötülerden emin olursun." Hz. Ömer (r.a.)

Hz. Ömer r.a. şöyle der:
“Bu ümmet için en çok korktuğum şey, dili ile âlim fakat kalbi ile cahil (gafil) olan kimselerdir.”

Terbiye İçin Açık Adres :)

Yahya b. Muaz k.s. şöyle diyor: 
“Her kim nefsini terbiye ederek yüce Allah’a yaklaşırsa, Hak Tealâ onu nefsinin şerrinden ve diğer kötülüklerden muhafaza eder. Bu hale ulaşmak ise ancak nefsinin isteklerini bertaraf etmekle, nefsin hoşuna gitmeyen (ibadet ve taat vb.) şeyleri ona yaptırmakla mümkündür. Zira nefs Hakk’ı sevmez ve onunla ülfet etmez.”

Semerkand Dergisi / Hal Dili

22 Nisan 2015 Çarşamba

Hayra Vakfedilmiş Bir Ümmet


Ümmet-i Muhammed hayra adanmış, iyilik için ortaya çıkarılmış bir ümmettir. Müslümanların olduğu yerde hayır vardır, iyilik vardır, güzel ahlâk vardır, yardımlaşma ve emniyet vardır. Nitekim Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.” 


 Bu hayırlı ümmet, emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ani’l-münker yani iyiliği emredip kötülüğü engellemek ile mükelleftirler. Bu vesileyle her bir mümin iyilik için mücadele eder, bu uğurda gayret sarf eder. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Şüphe yok ki din; Allah için, Allah’ın kitabı için, Peygamber’i için, Müslümanların önderleri için ve bütün Müslümanlar için nasihattir (samimi olarak hayır yapmaktan ibarettir.)” 
Mücellâ kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de, “İnsanlardan öylesi vardır ki Allah’ın rızasını kazanma uğrunda kendilerini ve mallarını feda ederler.”  âyetiyle kendisini hizmete adayan kişiler övülmüştür.