15 Ağustos 2014 Cuma

İlahi Feyzi Korumak


Tasavvuf yolu, kişinin kalbine gelen ilahî feyzi muhafaza etmesi için bir vesiledir.
Yapılan her ibadetin kalbi aydınlatan bir nuru vardır. İbadetler kulun amel defterine sevap olarak yazılır ve kul ahirette mükafat olarak amelinin karşılığını görür.
İbadetlerin sevabı olduğu gibi binlerce fazileti de vardır. Bir ibadet, kulun kalbine Arş-ı Alâ’dan feyz, rahmet ve bereket çeker. İndirilen ilahî feyz gökten inen yağmurun toprağı beslemesi gibi kalbi besler.
Allah Teala’nın kudretiyle yarattığı dünya atmosferindeki hava nasıl bitmez, tükenmez ise, Allah Teala’nın feyz ve inayeti de tükenmez. Hiç kesilmeden yeryüzüne iner. İnen bu feyzi kalbine alıp muhafaza etmek müminin vazifesidir.
Büyükler “Kalbe gelen ilahî feyzi korumak, elde etmekten daha zordur.” buyurmuşlar.
Şeyh Ebu’l Abbas k.s. hazretlerinin beyanına göre kulun feyz-i ilahi’yi elde etmesi, Allah Teala’nın ona bir ikramıdır. Aldığı feyzi muhafaza etmek ise kulun Allah’a karşı vazifesidir. İlahî feyz kalbe muhabbet, imana kuvvet, ibadet ve taate lezzet verir.
İşlenen günahlar kalbin ilahî feyzi almasına engel olduğu gibi, elde edilen rahmetin kaybedilmesine sebep olur. Çok amel yaparak kazanılan manevi güzellikleri bir günah işleyerek kaybetmek akıl kârı değildir. Mühim olan amelin az da olsa devamlı olması ve kalbin günahlardan muhafaza edilmesidir. Tasavvufun temeli de budur. Müminlik ve sofilik sıfatı, kalbi günahlardan muhafaza etmeyi gerektirir.
Sadat-ı Kiram, feyz-i ilahîyi muhafaza etmenin yollarını yaşantıları ile bizlere göstermişlerdir. Sâdat-ı Nakşibendî’nin ulularından Hâce Ubeydulah Ahrar k.s. hazretlerinin hayatından bir örnek verelim.
Büyük zatlardan biri gelip bütün geceyi Ubeydullah Ahrar k.s. hazretlerinin huzurunda geçirdi. Hayret ile gördü ki, iki dizi üzerinde oturan Hace Hazretleri k.s. bütün gece murakabe ile meşgul olup hiç kımıldamadan bu vaziyette kaldılar. Oysa mecliste bulunanlar defalarca kez oturuşlarını bozmuşlardı.
Tasavvuf edep yoludur. Bu yolda sadece kazanmak değil, edebe riayet ederek kazandıklarını muhafaza edebilmek önemlidir. Kazandıklarını nefsin anlık bir isteği için harcamak ahmağın, muhafaza etmek ise akıllının işidir. HaceUbeydullah Ahrar k.s. hazretleri buyuruyor ki:
-”Ben tasavvufu kitaplardan okumakla değil, halka hizmet etmek ve Hakk’a edep göstermekle öğrendim. Herkesi bir yoldan götürürler, beni hizmet yolundan götürdüler.”
Kişinin olmuşluğu, hali ve ahlâkındaki güzellik ile ölçülür. Hazret-i Mevlana k.s. “Mesnev-i Şerifte şöyle buyuruyor:
-”Oğlum şu misaldeki adam gibi olma! O adam ki minber dibinde vaaz dinleyip ağlar, sokağa çıkınca kaşık alıp oynar. Bu olmuşluk değildir. Minber dibinde kazandığını, sokağa çıkınca kaybetme.”
Yine Hace Ubeydullah Ahrar k.s. şöyle buyurmuştur:
-”Mevlâna Hâmuş hazretlerinden işittim ki şeriat, tarikat ve hakikat her işte mümkündür. Alim ile arifin işi de budur.”
Bu sözü şöyle izah edelim: Mesela kul dilini yalan söylemekten muhafaza ederse şeriata uymuş olur. Ancak dilini muhafaza etse de kalbinden yalan söylemeye meyletmiş olabilir. Kişi kalbinin yalana meyletmesi halinden kurtulursa, bu da tarikattir. Ne dilinde ne de kalbinde yalana yer yoksa, bu da hakikattir. Alimlerin ve ariflerin her meselede ölçüleri bu şekildedir.
Bir niyet dört merhaleden geçer: Meyil, rağbet, irade ve azim. Aynı örnek üzerinden devam edersek; “Yalan mı söylesem?” düşüncesi kalbin bir niyete meyletmesidir. Rağbet, kalbin meyline itibar göstermek, o niyete yönelmektir. İrade ise ya rağbeti karara dönüştürmek ya da iman ve ilim ile rağbet gösterdiği niyeti muhakeme etmektir. “Yalan söyleyerek kandırabilirim ama büyük günahlardan birini işlediğim için kalbime zarar vermiş olurum. Çünkü bu günah kalbime gelen feyz ve rahmeti keser.” Kişinin bu iç hesaplaşmadan sonra “Bu yalanı söylemeyeceğim!” demesi ya da sonucunu bile bile söylemesi ise niyetin azime dönüşmesidir.
Niyetlerimizi her zaman bu usûl üzere kontrol etmemiz lazım ki kalbimize ilahî bir emanet ve ihsan olarak gelen feyzi muhafaza edebilelim.

Mehmet ILDIRAR (Mehmet Yarbay – Ruhuna El Fatiha)

5 Ağustos 2014 Salı

Allah (cc)’ın Sohbeti

Fotoğraf: “Bu ümmet için en çok korktuğum şey,dili ile alim fakat kalbi ile cahil (gafil) olan kimselerdir." Hz. Ömer (r.a)

Bir yerde bir cemaat oldu mu hemen melaike oraya gelir, bakarlar. Şayet Allah(cc) bahsi yapılıyorsa onlar dualarda bulunurlar....
Geçmiş zamanda fakir, dünya malı olarak bir şeye malik olmayan bir papaz vardı. (Bu şeyhler ne yapıyorlar? Halkı kandırıp zengin oluyorlar. Ben de kimsenin tanımayacağı uzak bir memlekete gideyim. Kendimi şeyh olarak tanıtayım. Böylece zengin olurum) diye düşünüyor. Hemen tasavvuf kitaplarını temin ediyor. Tarikat adablarını okuyor. Nasıl hatme yapılır, nasıl teveccüh yapılır, hepsini öğreniyor. Adab ve talimatları ezberliyor. Ve kalkıp kendinin tanınmayacağı bir memlekete gidip kendini şeyh olarak tanıtarak tarikat vermeye başlıyor. Hatme, teveccuh, talim ve adab derken etrafına çok kalabalık birikiyor.
Kendisine muhabbet ve bağlılığı çok fazla olan bir dükkan sahibi tüccar varmış. Papaz da onun sık sık ziyaretine gidermiş. Bu tüccar verilen vazifeleri yapıyor, samimi olarak çalışıyor ve nihayet keşfi açılıyor. Bir gün virdini çekmiş, rabıtadayken, hele bir bakayım şeyhimin Allah yanında mertebesi ne kadar yücedir, diye Levhi Mahfuza nazar ediyor bir de ne görsün? Bunca zaman hizmet ettiği şeyhi orada Müslüman değil, keşiş olarak yazılır. Derhal şeyhine karşı kalbi soğuyor. Muhabbeti kesiliyor. Hergün kendisine uğrayan hürmet ve saygı gösteren şeyhi o günden sonraki ziyaretlerinde bakar ki tüccar hiç hürmet göstermiyor, adabı falan terk etmiş. Dayanamaz : “Banı karşı soğuk davranıyorsun, muhabbetin kalmamış, bunun sebebi nedir?” diye ısrar eder. Tüccar evvela söylemek istemez, fakat ısrar karşısında hakikati söyler : “Benim dinimde kafire hürmet yoktur. Allah’ın inayetiyle keşfim, kerametim açıldı, Levhi Mahfuza şeyhimin makamına bakayım, dedim. Baktım, seni orada papaz olarak gördüm. Kafire hürmet caiz olmadığı için sana hizmet etmiyorum.” Papaz donup kalıyor.
“Burada benim papaz olduğumu bilen hiç kimse yok. Bunu bildiğine göre senin keşfin haktır. Müslümanlıkda hak dindir” diyerek Kelime-i Şehadet getirip Müslüman oluyor. “Ben zannediyordum ki şeyhler bu dünya malı için şeyhlik yapıyorlar, milleti kandırıyorlar. Onun için ben de şeyhlik yaparım, diye düşündüm. Tarikat adabını öğrenip kendime şeyhlik tasarlamakla bu işin olacağını zannediyordum. Halbuki bu işte hakikat vardır ve İslamiyet hak dindir. Tarikat-ı Nakşibendiye de hak ve müstakim bir yoldur” deyip İslamiyeti kabul ediyor.
Nakşibendi Tarikatı hakiki bir tarikattır. Bundan istifade edip gayeye ulaşmak da ancak tarikata uymayan şeylerden kaçınmak, tarikatın yolundan gitmek ve Allah’a ulaşmayı hedef edinmekle mümkündür. Bu da ancak manevi kuvvetle, sadatın himmeti, ve nazarlarıyla olur. Amelinin kuvvetiyle hedefe kimse ulaşamaz. Daha henüz tarikata girmeden bile insanda değişmeler olmaya başlar. Allah muhabbeti hasıl olur. Rabbü’l-alemin Hazretleri’nin sevgisi kalplere dolmaya başlar. Kalpler dünyadan koparak, Allah’a, Allah yoluna yönelir. Fakat ne zaman ki tarikata girilirse bu haller o zaman daha da pekişir, kuvvetlenir. Bütün bu değişmeler sohbet kuvvetiyle, zahiri kuvvetle değil, ancak ve ancak manevi kuvvetle, sadatın himmeti ve Nakşibendi Tarikatı’nın bereketiyle meydana gelir.
İnsan hakiki olarak tarikata girdikten, hakiki olarak tövbe edip pişman olduktan sonra, derhal dünya muhabbetinin kesildiğini, eski tamah, buğz ve düşmanlık hallerinin kalmadığını, eski fiil ve hareketlerinin terk edildiğini görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini fark eder. Tövbe edip tarikata giren o kimsenin huyu değişir; halim olur, sabır ehli olur, kendisinden hakiki muhabbet zuhuru gelir. Allah’a kulluk, taat tatlı olmaya başlar. İşte bütün bu değişmeler ancak manevi kuvvetle olabilir, zahiri kuvvetle değil. Çok güzel vaaz ve nasihat edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler. Fakat hiçbir te’sir icra edemezler. Cemaat dağıldıktan sonra sanki hiç o vaaz ve nasihatı dinlememişler gibi cemaatle değişme olmaz. Eğer zahiri kuvvetle irşad işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icap ederdi. İşte bunlar gösteriyor ki, Nakşibendi’lerdeki değişmeler, düzelmeler bir manevi tasarrufun neticesidir. Zahiri tasarrufla değildir.
20 Ekim 2012 / ALLAH'IN SOHBETİ [GAVS-I KASREVİ (K.S) SOHBETİ]