4 Nisan 2014 Cuma

"Öyle adamlar var ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, gözlerin ve kalplerin halden hâle döndüğü günden korkarlar." 
(Nur, 37) 

Cuma...



Hayırlı Bayramlar
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Şüphesiz ki bugün bayramdır! Allah bu günü Müslümanlar için bayram yapmıştır! Cuma’ya gelen kimseler yıkansın! Eğer güzel kokusu varsa ondan sürünsün! Misvaka ise, iltizam gösteriniz!’ buyurdu."



Hafsa radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yerken, içerken ve giyinirken sağ elini, diğer işleri yaparken de sol elini kullanırdı. "
Efendimiz(sav)'in buyruğu üzre sorumluluğumuz altındakilerin bu konuya dikkat etmesini sağlayalım...Dua ve muhabbetle...

3 Nisan 2014 Perşembe

~Kalbi Baharla Diriltmek~



“Hevâ-yı aşka uyup kûy-i yâra dek gideriz,
Nesîm-i subha refîkiz, bahâra dek gideriz.” (Nâilî-i Kadîm)

[Aşk’ın hevâsına uyarak sevgilinin bulunduğu yere kadar gideriz. 
Sabah esintisine yoldaşız; (ona eşlik ederek) bahara ulaşırız.]

Nailî, Divan edebiyatının önemli şairlerinden biri. 16. asrın ilk yarısında İstanbul’da yaşamış. 

Şairimiz, âşıklara mahsus bir kararlılığı, bir nevi meydan okumayı yansıtan yukarıdaki beytinin her iki mısraında, söz konusu kararlılığı pekiştirmek için aynı şeyleri farklı kelimelerle tekrar etmiş. Aşkın hevâsına, yani âşığı mâşukuna meylettiren heveslenmelere uyup sevgilinin semtine yönelmek de, nesîm-i subh’a (sabah esintisine) eşlik edip bahara doğru yol almak da aynı kapıya çıkıyor. 

Çünkü âşığın baharı sevgilinin bulunduğu yerdedir. Hayatı, canlılığı, gönlü okşayan latif ses ve kokuları, bütün güzellikleri ancak “kûy-i yâr”da bulur âşık. 

Bu meyanda sevgilinin bulunduğu semtin âşık için taşıdığı tehlikelerden, buna rağmen göze alınmasından, âşığın “aşk”a kapılıp iradesini tamamen yitirmesinden ve nihayet hafif bir esinti önünde sürüklenecek kadar zayıf düşmüş olmasından bahsedilebilir. 

Bunlar beytin ilk bakışta görünen zahirî manalarıdır. Halbuki Divan şiiri “mazmun”larla kurulur. Mazmun, “içine başka bir mananın gizlendiği söz” demektir. Bu gizlenmiş manalar beyitlerin bâtınını, hakikatini teşkil eder. Nitekim Nailî’nin bu beytindeki “kûy-i yâr”, “nesîm-i subh”, “bahâr” hatta “refîk” sözleri birer mazmundur. 

Mazmunlar arasındaki irtibat yahut bunların tedaileri zihinde ayrıca bir tasavvur oluşturur ki bu tasavvura da “beytin mazmûnu” denir. Aynı zamanda bir Halvetî olan şairimizin bu beytinde “Asr-ı Saadet” mazmunu vardır. İzah edelim:
Bahar, “adl eyyamı”dır; günleri mutedil bir mevsimdir. Havası ne çok soğuk ne de çok sıcak olur. Gecesi ile gündüzü müsavidir. Hem bu itidali hem de yeniden dirilişin örneği olması bakımından İslâm’ın sembolüdür. İslâm da din-i adl’dir. Küfürle, şirkle, günahlar ve sapkınlıklarla kalplerini öldürmüş insanlar için yeniden hayat bulmanın imkânıdır. Peygamberlerin tebliğle vazifeli kılınması manasına gelen “bi’set”, bu sebeple aynı zamanda “ölülerin diriltilmesi” demektir.

Nesim-i subh yahut saba rüzgârı, baharda seher vakti esen, ferahlatıcı, hafif bir rüzgârdır. Baharı müjdeleyen çiçek ve yapraklar bu rüzgârın tesiriyle açılır. Bahar onunla gelir yani. Onun için saba rüzgârı nübüvvettir; Rasulullah s.a.v.’e işarettir. Nesim-i subh’un nefhası “vahiy”; bunun baharı ya da dirilişi, imanın feyz ve bereketini, İslâm’ın güzelliklerini mümkün kılmak üzere hayata taşınması “nübüvvet”tir. Hz. Peygamber s.a.v.’in ilâhi bir nefha olan vahyi saba rüzgârı gibi getirip cahiliyyenin en karanlık devrini bahar kılması, yahut İslâm’la yeşertip nurlandırması, kâmil manada Asr-ı Saadet’te yaşanmıştır. Öyleyse bahar İslâm’dır ama hususen Asr-ı Saadet’te yaşanan İslâm’dır. 

Bu münasebet, Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerden hareketle de kurulur. Rum suresinin 50. âyetinde “Allah’ın rahmetinin eserlerinden biri” olarak “bahar”a, baharda “arzın, öldükten sonra yeniden diriltilmesine” işaret edilir. Yeniden bir diriliş için, ebedî bir hayat için, Cenab-ı Hakk’ın insanlara ihsan eylediği en büyük rahmet eseri ise Rasul-i Ekrem s.a.v.’dir. Zira Enbiya suresinin 107. ayetinde Habib-i Kibriya’nın “Âlemlere rahmet olarak gönderildiği” beyan buyurulmaktadır. 

“Saba rüzgârı” Hz. Peygamber s.a.v., “bahar” Asr-ı Saadet’te yaşanan İslâm olunca, “refik” de Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz olur. Arkadaş veya yoldaş manalarına gelen “refik”, aslında “bir şeye dayanarak onu hem tutmak hem de ona tutunmak suretiyle ve tam bir teslimiyet içinde o şeyle beraber yol alan kişi” demektir. 

Böylece ikinci mısrada söylenmek istenen şudur: Sahabe-i Kirâm’ın teslimiyetiyle Allah Rasûlü s.a.v.’e tabi olanlar, vahyin belirlediği çizgide şaşmadan yürüyenler, İslâm’ı Asr-ı Saadet’teki gibi kemâl mertebesinde yaşayabilirler. Bu teslimiyet ve refakat, sonraki devirlerde Hz. Peygamber s.a.v.’in vârisi hükmündeki âlimlere, velilere refik olmakla da tahakkuk eder. 

İslâm’ı kemâl mertebesinde yaşamaktan murat, “saadet” nitelemesinden de anlaşılacağı gibi kalbin mutlak manada huzur ve sükun bulması, Allahu Tealâ ile mülaki olmasıdır. Mümin dünyaya gelmezden evvel Âlem-i Ervah’ta, Elest Meclisi’nde daha önce bu safayı sürmüştür. Öyleyse Allah Rasulü s.a.v.’e ve O’nun vârislerine uyarak, onların hayata taşıdığı ilâhi nefhaların mazharı olarak ulaşacağımız “bahar”, Âlem-i Ervâh’ta yahut Cennet’te yaşadığımız “hâl”dir; ebedî bir diriliktir. Bu sebeple tasavvuf dilinde bahar “bâtında ruhaniyyetin zuhuru” demektir.

Şimdi buradan ilk mısradaki “kûy-i yâr”e yol bulabiliriz. Çünkü sözün başında şairin her iki mısrada da aynı şeyi farklı kelimelerle tekrar ettiğini söylemiştik. Kûy-i yâr, Sevgili’nin bulunduğu yerdir. Bu terkiple ruhlar âlemi kastedilse de asıl anlatılmak istenen bir “yer” değil, daha önce farklı bir âlemde Cenâb-ı Hak’la hemhâl olma keyfiyetidir. Allahu Tealâ mekandan münezzehtir ve elbette her yerdedir. İşte bu marifet ve şuur, yani vahdet idraki, “kûy-i yâr”da olmak demektir. Vahdet idraki kalpte olur. Kalp, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelligâhıdır. Onun içindir ki müminin kalbi kûy-i yârdır; beytullahtır.

Böyle bir kalp hakiki manada diri kılınmış, bahara çevrilmiştir. Huzur ve sükûn içinde cennetin ya da Elest Bezmi’nin sefasını sürmektedir. Fakat aşka uyup dünya varını terk etmeden, saba rüzgârının esintisine ram olmayı engelleyen ağırlıklardan kurtulmadan böyle bir kalp fethine, böyle bir diriliş yahut bahara erişmek mümkün değildir. 

Sevgiliye kavuşmanın yegâne vasıtası aşktır. Aşk, Sevgili’den gelen talimata kayıtsız şartsız teslimiyeti icap ettirir. Sahabe-i Kirâm’ın asrı, bu aşk ve teslimiyetten dolayı “Asr-ı Saadet” olmuştur.

TZiya ERGUNEL / Semerkand Dergisi 

~RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER~



RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER (M. SAKI EROL)
Mürid, mürşidini Allah ile kendisi arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürşidin uzaktan feyiz vermesi, kalplere tasarrufta bulunması Allahu Teala’nın kâmil velilere verdiği özel bir yetkidir. Allahu Teala velisini seven ve gönlünü onun gönlündeki nura bağlayan kimseye çok özel ikramlarda bulunmaktadır. Buna uzaklık mani değildir. Bunun örnekleri çoktur.
Mesela, Veysel Karanî Hz.leri Resûlullah (s.a.v) Efendimizi hiç görmediği hâlde muhabbet ve ruhaniyet yoluyla kendisinden özel terbiye ve feyiz almıştır. Efendimiz (s.a.v) onu ashabına anlatmış, ismini vermiş, sıfatlarından bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Ömer ile Hz. Ali’ye onu ziyaret etmelerini emretmiş ve onlara şu tavsiyede bulunmuştur:
“Onunla karşılaştığınız zaman sizin için istiğfar etmesini isteyin ki Allah sizi affetsin”40 işte bu hâle temiz ruhların tanışması, kaynaşması ve yardımlaşması denir. Zaten rabıta birbirini seven ve özleyen ruhların buluşmasından ibarettir.
Kâmil mürşidin uzaktaki müridinin hâllerini Allah’ın izniyle bilmesi ve görmesi mümkündür. Ancak bu görme ve bilme şekli sınırlıdır. Mürşidin Allahu Teala gibi her şeyi gördüğünü ve bildiğini düşünmek haramdır, şirktir. Mürşiddeki bütün yetkiler, feyiz ve nurlar Allahu Teala’nın ikramıdır.
Şah-ı Nakşibend (k.s) bu görüşün nasıl olduğunu şöyle belirtmiştir:
“Veliler her gördüklerini Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ikram ettiği feraset nuru ile görürler. Öyle ki bu nur ile baktıklarında uzak ile yakının bir farkı olmaz.”
Kâmil mürşidin sahip olduğu yüksek ahlak, feyiz ve nurlar onun ruhâniyetinden ayrılmaz. Bu ruhaniyet zaman ve mekân ile bağımlı ve sınırlı değildir. Allahu Teala dilediği kullarına bu ruhaniyet yoluyla pek çok faydalar ulaştırır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s) belirttiği gibi; bu faydadan bazen mürşidin de haberi olmayabilir.
Bir mürid, devam ettiği rabıtasında şeyhinin sûretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hâllere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hâle yönelmesi gerekir.
Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerinin müridlerinden birisi huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müridde manevi hâl zuhur etti. Fakat mürid hâlâ rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben: “Bana rabıtayı bırak, sana gelen hâle yönel!” diye uyardı.41
Mürid, bir vasıta olmadan Cenab-ı Haktan vasıtasız ilim ve feyz alma gücüne ulaşamadıkça daima râbıtaya muhtaçtır. Arada bir vasıta olmadan feyz almaya güç yetirince vasıtanın terk edilmesi gerekir. Zira o hâlde vasıtayla uğraşılacak olursa netice manevi gerilemeye gider. Ancak rabıtanın bırakılacağı zamanı mürid değil, mürşid belirler.
Râbıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkasına râbıta edilmez. Bu iş ortaklık kabul etmez.
Rabıtayı vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirmek yanlıştır. Rabıtadan asıl maksat mürşidi düşünmek değil, onda tecelli eden ilahi nur ve rahmeti seyredip Yüce Allah’ı zikretmektir. Vesilelerin maksat kabul edilmeleri doğru değildir. Vesileye muhabbet, Allah sevgisine vesile olursa, kıymetlidir. Yoksa, hayırlı vesile olmaktan çıkar, kalbe perde olur, sahibine zarar verir.

Muhammed Saki EROL