31 Aralık 2014 Çarşamba

Hayat Dengemiz – Ahde Vefa ve Hizmette Sabır



M. Saki Erol | HAYAT DENGEMİZ
Kar­deş­le­rim,
He­pi­miz Al­lah’ın ku­lu­yuz. Ruh­la­rı­mız ya­ra­tıl­dı­ğın­da Al­lah’a ver­di­ği­miz sö­zün ge­re­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­me­miz lâ­zım. Bu­na ah­de ve­fa di­yo­ruz. Ab­de ve­fa­ ile ah­de ve­fa ge­nel­lik­le bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­rı­lı­yor. Esas ko­nu­muz ah­de ve­fa­dır, ab­de (ku­la) ve­fa de­ğil­dir. İn­san­la­ra kar­şı ve­falı ol­mak gön­lü­mü­zü bir­leş­ti­rir, mu­hab­be­ti­mi­zi ar­tı­rır. Ama ah­de ve­fa ima­nın te­me­li­dir. Ah­de ve­fa ol­ma­dı­ğı za­man ab­de ve­fa da ol­maz. O da ya­lan olur.
De­mek ki, ah­de ve­fa yo­lun­da gi­den in­san­la­rın pe­şin­de git­me­miz lâ­zım. İn­şal­lah sü­rek­li hüs­nü zan­da bu­lu­na­ca­ğız. Çün­kü Al­lah Te­âlâ her za­man hüs­nü zan ya­pan in­san­lar­la be­ra­ber­dir. Onun için siz kar­deş­le­ri­miz hak­kın­da hüs­nü zan­da bu­lu­nu­yo­ruz. He­pi­niz ah­de ve­fa­lı­sı­nız. El­ham­dü­lil­lah.
Kâ­lu be­lâ­da iman et­ti­ği­miz za­man­da­ki ah­di­mi­zin üze­rin­den bel­li aşa­ma­lar ge­çi­yor.
Dün­ya­ya gel­me­den ön­ce ba­ba sır­tın­dan an­ne rah­mi­ne, on­dan son­ra dün­ya­ya ge­li­nir. Bü­tün in­san­lık bu şe­kil­de ya­ra­tıl­dı. De­ği­şen hiç­bir şey ol­ma­dı. Onun için in­san­lı­ğa ve cin­le­re Al­lah Te­âlâ 124.000 pey­gam­ber gön­der­di.(bkz. Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 5/266, Bey­ha­kî, es-Sü­ne­nü’l-Küb­râ, 9/4; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/210). Ni­çin gön­der­di on­la­rı? Bi­zim ruh­lar âle­min­de ver­di­ği­miz sö­zü, bi­ze tek­rar ha­tır­lat­ma­ya, öğ­ret­me­ye ve yar­dım­cı ol­ma­ya gön­der­di.
Bir aşa­ma da­ha var, ço­cuk­luk aşa­ma­sı, bu bu­luğ ça­ğı­na erin­ce­ye ka­dar sü­rer. Bu dö­ne­mi an­ne, ba­ba, ho­ca­lar­dan al­dı­ğı­mız eği­tim­le ta­mam­la­rız. Bu dö­nem­de biz so­rum­lu de­ği­liz, ama an­ne ve ba­ba­la­rı­mız, bü­yük­le­ri­miz, ken­di­mi­ze reh­ber tut­tu­ğu­muz in­san­lar so­rum­lu­dur.
Bu­luğ ça­ğı­na er­dik­ten son­ra so­nun baş­lan­gı­cı baş­lı­yor de­mek­tir. Ar­tık her fi­ili­miz me­lek­ler ta­ra­fın­dan ya­zıl­ma­ya baş­lı­yor, so­rum­lu­luk sa­de­ce bi­zim üze­ri­miz­de ka­lı­yor.
Pey­gam­ber­ler ge­lip gö­rev­le­ri­mi­zi an­lat­tı, on­dan son­ra an­ne ba­ba­la­rı­mız an­lat­tı; ho­ca­la­rı­mız an­lat­tı, va­adi­mi­zi, yü­ce Al­lah’a ver­di­ği­miz sö­zü­mü­zü bi­ze ha­tır­lat­tı­lar. On­dan son­ra biz­de so­rum­lu­luk baş­lı­yor.
İn­san, bil­me­di­ği ve uzak bir yo­la git­ti­ği za­man ya önün­de bir reh­be­ri ol­ma­lı ya elin­de bir ha­ri­ta­sı bu­lun­ma­lı. Es­ki­den reh­ber ol­ma­dı­ğı za­man yol­lar­da ağaç, taş ve­ya ne­hir kı­yı­la­rın­da su se­vi­ye­si­ni be­lir­le­mek için işa­ret­ler olur­du. Bel­ki gö­ren­le­ri­niz var­dır. Gü­nü­müz­de ha­ri­ta­lar, pus­la­lar ve yol lev­ha­la­rı var. Eğer bir ki­şi reh­ber­siz ve ha­ri­ta­sız yo­la gi­di­yor­sa yo­lu­nu kay­bet­me­ye mah­kum­dur. Su­da bo­ğul­ma ih­ti­ma­li çok yük­sek­tir. Dün­ya ha­ya­tın­da na­sıl ki ha­ri­ta­ya, reh­be­re ih­ti­ya­cı­mız var­sa, âhi­ret yo­lun­da da reh­ber­le­re muh­ta­cız. Al­lah yo­lun­da ger­çek reh­ber­le­rin pe­şin­den git­me­k zo­run­da­yız.
Pe­ki reh­ber­le­ri na­sıl ta­nı­ya­ca­ğız, ha­ri­ta­yı na­sıl be­lir­le­ye­ce­ğiz, bun­la­rı na­sıl bu­la­ca­ğız? Ta­bii ki ha­ri­ta­mız Kur’an ve Sün­net’­tir. On­la­rı Rab­bü’l-âle­min pey­gam­be­ri va­sı­ta­sıy­la bi­ze gön­der­di. Kur’an ve Sün­net bi­rer pu­su­la­dır; hak yo­lu ve cen­net di­ya­rı­nı gös­te­rir. Bu pu­su­la­lar­da ne var? Bi­rin­ci­si, he­de­fi­miz var. Bu­nu şu âyet-i ke­ri­me ha­ber ve­ri­yor:
“Ben cin­le­ri ve in­san­la­rı an­cak ba­na iba­det et­sin­ler di­ye ya­rat­tım.” (Zâ­ri­yât 51/56)
Bü­tün işin ba­şı ve so­nu bu­dur. Ha­ni kâ­lu be­lâ­da yü­ce Al­lah’a söz ver­miş­tik, “Sen­sin bi­zim rab­bi­miz, sa­na iba­det ede­riz” de­miş­tik. Bu­luğ ça­ğı­na er­me­den ön­ce bu he­def ve va­zi­fe bi­ze ha­tır­la­tıl­dı; on­dan son­ra ar­tık ge­re­ği­ni yap­mak zo­run­da­yız. Ar­tık kul­lu­ğu ye­ri­ne ge­tir­me­miz ge­re­ki­yor.
Kur’an Al­lah’ın ke­lâ­mı­dır; sün­net ise Re­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’in ke­la­mı­dır. Ara­sın­da­ki fark bu­dur. İki­si de bi­zi bağ­lar. Âyet-i ke­ri­me­de yü­ce Al­lah, Hz. Pey­gam­be­r’in (s.a.v) söy­le­di­ği her şe­yi va­hiy­le söy­le­di­ği­ni bil­di­ri­yor. O ken­di key­fin­den ko­nuş­maz, o an­cak ken­di­si­ne vah­ye­di­len şey­le­ri ko­nu­şurbu­yu­ru­yor (Necm 53/3-4).
Bu şu de­mek­tir: Al­lah’ın ke­lâ­mı da Re­sûl-i Ek­rem Efen­di­mi­z’in ha­dis­le­ri de emir ba­kı­mın­dan bi­zim için ay­nı­dır. Bir de bu­nu uy­gu­la­yan­lar var­dır. Sü­rek­li sil­si­le şek­lin­de gü­nü­mü­ze ka­dar ge­len din âlim­le­ri­miz, âri­fi­bil­lah in­san­lar, mür­şid-i kâ­mil­le­ri­miz di­nin uy­gu­la­ma şek­li­ni bi­ze an­lat­mış ve onu ya­şa­ya­rak gös­ter­miş­ler­dir.
Bu reh­ber in­san­la­rı na­sıl ta­nı­ya­bi­li­riz? Ger­çek din âli­mi ve kâ­mil mür­şid kim­dir? Bu­nun öl­çü­sü yü­ce Al­lah’ın öl­çü­le­ri­dir. Âlim ve ârif kim­se bi­ze di­ni­mi­zi, yü­ce rab­bi­mi­zi ta­nı­ta­cak kim­se­dir; ya­ni on­lar Al­lah’a sev­ke­de­cek ve O’na şa­hit ola­cak reh­ber­dir. On­la­rın sı­fat­la­rı­nı en iyi yü­ce Al­lah bi­lir.
Bir in­sa­nın kâ­mil mür­şid ol­du­ğu­nu na­sıl an­la­ya­ca­ğı­mı­zı ta­sav­vuf ki­tap­la­rı gü­zel­ce açık­la­mış­tır. Bir in­san ha­va­da uç­mak­la ev­li­ya ol­maz, çün­kü kuş­lar da uçu­yor. Bir in­san tayy-i me­kân yo­luy­la do­ğu­dan ba­tı­ya git­mek­le kâ­mil ve­lî ol­maz, çün­kü -Al­lah’ın lâ­ne­ti üze­ri­ne ol­sun- şey­tan da bir an­da bü­tün dün­ya­yı do­la­şır. Bir in­san su­da yü­rü­mek­le kâ­mil ol­maz; çün­kü ba­lık­lar ve kur­ba­ğa­lar da sü­rek­li su­da yü­zer­ler. Te­zek ve tah­ta da su­da yü­zü­yor. Pe­ki ne ile ve­lî­lik bel­li olu­yor? Bu an­cak Kur’an ve Sün­net’e uy­mak­la bel­li olu­yor. Onun için rab­bâ­nî âlim­le­ri­miz ve mür­şid-i kâ­mil­le­ri­mi­zi de­ğer­len­dir­me öl­çü­müz bu ol­ma­lı­dır.
Bu öl­çü­le­ri mu­hak­kak eli­miz­de tut­ma­mız lâ­zım. Onun için son ne­fe­se ka­dar bu de­vam eder. İn­şal­lah bu öl­çü ve reh­ber­le­ri­mi­zi eli­miz­den bı­rak­ma­ya­ca­ğız. Ar­ka­la­rın­dan ay­rıl­ma­ya­ca­ğız; çün­kü bir in­sa­nı sev­mek Al­lah için ol­ma­dık­tan son­ra onun hiç­bir kıy­me­ti yok­tur.
Bir kim­se­yi me­ca­zi mâ­na­da se­ve­bi­lir­sin ama ha­ki­ki sev­gi ilâ­hî sev­gi­dir. Eğer biz­ler bu mür­şid-i kâ­mil­le­re ya­pı­şı­yor­sak bi­zi, Al­lah’a ve Re­sû­lü’­ne gö­tür­sün di­ye ya­pı­şı­yo­ruz. Bir kim­se bi­zi Al­lah’a ve Re­sû­lul­lah’a gö­tü­re­mi­yor­sa, onun fay­da­sı yok­tur.
Eğer Hz. Re­sû­lul­lah’a (s.a.v), “Bu Al­lah’ın pey­gam­be­ri­dir; bi­ze reh­ber olup Al­lah’a gö­tü­re­cek, bi­ze Al­lah’ın em­ri­ni bil­di­re­cek, di­ni ya­şa­tıp ila­hi hu­zur­da şe­fa­at­çi­miz ola­cak odur” di­ye iman et­miş­sek, ar­tık onun pe­şin­den git­me­miz lâ­zım­dır. Onun için sev­gi­miz ve kız­gın­lı­ğı­mız sa­de­ce Al­lah rı­zâ­sı için ol­ma­lı­dır.
İba­det­ler çok­tur. Na­maz kıl­mak, oruç tut­mak bun­lar farz olan şey­ler­dir za­ten. Bun­lar, sü­rek­li üze­ri­miz­de ema­net ve borç­tur. Na­sıl bir in­san borç­luy­sa o bor­cu­nu öde­mek zo­run­da ol­du­ğu Al­lah’ın bi­ze farz kıl­dı­ğı emir­le­ri ye­ri­ne ge­tir­mek de bi­zim kul­luk bor­cu­muz­dur.
İba­det bun­lar­dan iba­ret de­ğil­dir. Al­lah için bir mü­min kar­de­şi­ne gül­mek, te­bes­süm et­mek bi­le iba­det­tir, ha­yır­dır. İn­san­la­ra za­rar ve­ren bir di­ke­ni yol­dan kal­dır­mak iba­det­tir. Bir taş kal­dır­mak iba­det­tir. Bun­lar sa­da­ka kıs­mın­dan­dır. İba­de­ti böy­le ge­niş mâ­na­sıy­la de­ğer­len­di­rip yap­ma­mız ge­re­kir.
Özel­lik­le gü­nü­müz­de al­ma­mız ge­re­ken mâ­ne­vî gı­da­la­rı­mız var­dır, on­la­rı al­ma­lı­yız. Hiz­me­te çok yö­nel­me­miz lâ­zım. Çün­kü bü­yük­le­ri­mi­zin söy­le­di­ği gi­bi hiz­met ni­met­tir. Bu ni­me­ti eli­miz­den bı­rak­ma­ma­mız ge­re­kir.
Ni­met ne­dir? Bu ni­met ih­lâs, tes­li­mi­yet, mu­hab­bet ve sa­da­kat­tir. Bun­lar­la hiz­me­ti­mi­zi de­vam et­ti­re­bi­li­riz. Ta­bii ki, her şey Kur’an ve Sün­net öl­çü­le­rin­de ve ede­bin­de olur­sa doğ­ru­dur. Bu­nu hiç­bir za­man ak­lı­nız­dan çı­kar­ma­yın. Baş­ta ni­yet Al­lah rı­zâ­sı için ola­cak, son­ra amel ya­pı­la­cak. Onun için bu öl­çü­le­ri za­ma­nı­mız ol­ma­dı­ğın­dan do­la­yı kı­sa an­la­tı­yo­rum.
Her gün mâ­ne­vî gı­da­la­rı­mı­zı al­ma­lı­yız, hiz­met­le ken­di­mi­zi des­tek­le­me­li­yiz. Zi­kir ve iba­det­le ye­ni­len­me­li­yiz. Çün­kü bu de­vir­de za­yi­at faz­la, za­rar ka­pı­sı çok, her ta­raf kal­be has­ta­lık se­be­bi olan gü­nah­lar­la do­lu. Ener­ji kay­bı­mız çok. O za­man çok ka­zan­ma­mız, kay­bet­ti­ği­miz mâ­ne­vî ener­ji­yi ge­ri dol­dur­ma­mız lâ­zım. Onu hiz­met­le dol­du­ra­bi­li­riz. Zi­ra Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yur­muş­tur:
“İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı in­san­la­ra en fay­da­lı ola­nı­dır.” (Ebu Ya‘lâ, el-Müs­ned, 6/65; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/191; Bey­ha­kî, Şu­abu’l-İmân, nr. 7658; Su­yû­tî, Câ­miu’s-Sa­ğîr, nr. 4044; Ac­lû­nî, Keş­fu’l-Ha­fâ, nr.1252)
İn­san­la­rın ilim­den fay­da­lan­ma­sı için bi­na­lar yap­mak ne ka­dar bü­yük bir ni­met­tir.
Ken­di­ne bir köşk ya­par­sın, tek ba­şı­na ço­luk ço­cu­ğun­la otu­rur­sun. Bu­nun­la ye­tin­mek ger­çek akıl­lı işi de­ğil­dir. Bu ger­çek bir ti­ca­ret de­ğil­dir. Ger­çek ti­ca­ret, hem en kar­lı ve hem de­vam­lı fay­da­sı olan şe­yi yap­mak­tır.
Bi­ri­ si­ze, gel şu­nu yap bir li­ra ve­re­yim de­se, di­ğe­ri de şu­nu ya­par­san beş ve­ya on li­ra ve­ri­rim de­se, siz han­gi­si­ne gi­der­si­niz?
Son­ra tek ki­şi­lik ti­ca­ret mi çok­tur, bin­ler­ce ki­şi ile bir­lik­te ça­lı­şa­rak el­de edi­len ti­ca­ret mi bü­yük­tür? Al­lah yo­lun­da hiz­met, yev­mi­ye­si en az on li­ra ile ça­lış­mak­tır. Bin­ler­ce in­san ile or­tak ka­zan­mak­tır. Bu ka­zanç hem dün­ya­da hem âhi­ret­te de­vam eder. Akıl­lı in­san, ebe­dî sa­adet yur­du için ya­tı­rım ya­par.
Ta­bii ki akıl sa­hi­bi de­vam­lı faz­la­sı­nı is­ter. Biz de onun için ha­yır ve hiz­me­tin faz­la­sı­nı is­te­ye­ce­ğiz. Hiç­bir za­man unut­ma­ya­ca­ğız, gi­de­ri­mi­zin çok ol­du­ğu­nu bi­le­ce­ğiz ve hiz­me­ti­mi­zi ona gö­re ayar­la­ya­ca­ğız. Bu me­se­le­nin di­nî kıs­mı.
Dün­ya ha­yı­tı­mız için de te­mel öl­çü­le­ri­miz var. Ti­ca­ret, si­ya­set ve di­ğer bü­tün iş­le­ri­miz­de te­mel öl­çü­le­ri ve he­def­le­ri iyi bil­mek ge­re­kir.
Ta­sav­vuf de­mek Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’in (s.a.v) gü­zel ah­lâ­kı ve üs­tün sı­fat­la­rı ile sı­fat­lan­mak­tır. Yü­ce Al­lah onu kâ­ina­ta öl­çü yap­mış­tır, bü­tün ha­yır ve fa­zi­let onun üze­rin­den gel­mek­te­dir. Ona git­me­yen yol­la­rın hep­si şey­ta­nî yol­dur.
Ter­bi­ye yol­la­rı çok­tur, fa­kat so­nuç­ta hep­sin­de he­def nok­ta Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz’­dir (s.a.v). Bü­tün yol­la­rın on­da bir­leş­me­si lâ­zım­dır.
Biz ona ulaş­ma­ya gay­ret ede­ce­ğiz. İn­şal­lah bu yol mâ­ne­vî ha­ya­tı­mı­zı dü­zen­le­ye­cek ve bi­zi mâ­ne­vî has­ta­lık­lar­dan ko­ru­ya­bi­le­cek ye­ga­ne ilâç­tır, has­ta­lık­la­ra kar­şı kal­kan­dır. Bu­nun için baş­ka bir ilâç ara­ma­mı­za ge­rek yok.
Gav­sı­mız ge­çen­ler­de bir soh­bet et­ti. Soh­be­tin­de bu­yur­du ki: “Şey­ta­nı kan­dı­ran ne­fis­tir. Al­lah Te­âlâ şey­ta­na Âdem’e (a.s) sec­de et di­ye em­ret­ti, he­men ne­fis dev­re­ye gi­rip, ‘Ha­yır sen da­ha kıy­met­li mad­de­den ya­ra­tıl­dın, o ça­mur­dan ya­ra­tıl­dı; sen na­sıl ona sec­de edi­yor­sun’ di­ye onu em­re uy­mak­tan alı­koy­du ve he­lâk et­ti.”
Onun için zâ­hi­rî amel­le­ri­miz ol­sun mâ­ne­vî amel­le­ri­miz ol­sun bu ne­fis­ten kur­tul­ma­mız lâ­zım. Ne­fis ve şey­tan­dan na­sıl kur­tu­la­bi­li­riz?
Al­lah’ın bah­si edil­di­ği za­man şey­tan ka­çar. Zi­kir yap­tı­ğın za­man şey­tan ka­çar, na­maz kıl­dı­ğın za­man şey­tan ka­çar, ezan oku­du­ğun za­man şey­tan ka­çar. Ama ne­fis ye­rin­de du­rur, onu ne yap­ma­lı?
Gav­sı­mız yi­ne şöy­le bu­yur­du: “Şey­tan kurt gi­bi­dir. En ufak bir ses­ten kor­kar ka­çar. Şey­tan Al­lah zik­re­di­lin­ce ora­da du­ra­maz, si­ner ka­çar. Ama ne­fis öy­le de­ğil­dir.”
O za­man ne­fis ile mü­ca­de­le­mi­zi na­sıl ya­pa­ca­ğız?
Ön­ce te­fek­kür­le işe baş­la­ya­ca­ğız. Al­lah Te­âlâ’nın hik­met ve kud­re­ti­ni göz­ler önü­ne se­ren şu kâ­inat üze­rin­de çok­ça dü­şün­mek lâ­zım­dır. Te­fek­kür kal­bi uya­nık tu­tar. Kal­bi uya­nık kim­se nef­sin hi­le­le­ri­ni ko­lay far­ke­der.
Son­ra zi­kir­le kal­bi kuv­vet­len­dir­me­li. İlim­le ne ya­pa­ca­ğı­mı­zı bil­me­li. Mür­şi­din na­zar ve fey­zi ile ilâ­hî aş­kı çe­kip nef­sin az­gın­lı­ğı­nı diz­gin­le­me­li. Her şe­ye ib­ret­le bak­ma­lı. Ölü­mü dü­şün­me­li. He­lâl lok­ma ye­me­li. Hiz­met­ler­le ken­di­mi­zi ko­ru­ma­ya al­ma­lı. Kar­deş­le­ri­miz­le nef­si­mi­zi kont­rol et­me­li. Mu­hak­kak bü­yük­le­rin ver­di­ği re­çe­te­le­ri gü­zel uy­gu­la­ma­lı­dır. Bü­tün me­se­le, nef­si ıs­lah edip in­san­lı­ğa fay­da ver­mek­tir. Nef­si­ni ıs­lah et­me­yen kim­se­nin baş­ka­sı­na fay­da­sı bir al­dat­ma­dır. O asıl fay­da de­ğil­dir.
Yo­lu­muz ta­sav­vuf­tur. Ta­sav­vuf ter­bi­ye­dir, si­ya­set, ri­ya­set de­ğil. Bu Tür­ki­ye’de ya­şı­yo­ruz ve bun­dan da mut­lu­yuz. Al­lah hu­zu­ru­mu­zu da­im et­sin in­şal­lah. Tür­ki­ye’de ül­ke­mi­ze, mil­le­ti­mi­ze, mem­le­ke­ti­mi­ze, bir­li­ği­mi­ze ve be­ra­ber­li­ği­mi­ze kim fay­da­lı ola­cak­sa ona yar­dım­cı ol­mak lâ­zım­dır. Bu­nu ya­pın­ca so­rum­lu­lu­ğu­muz bi­ter. Asıl he­def hal­ka, in­san­lı­ğa hiz­met­tir. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yu­ru­yor:
“Bir top­lu­lu­ğun efen­di­si on­la­ra hiz­met eden­dir.” (Se­hâ­vî, el-Ma­kâ­si­dü’l-Ha­se­ne, nr. 576; İbn To­lun, eş-Şez­re, nr. 505)
Eğer biz bir yer­de baş­kan, amir, me­mur ve yet­ki­li ol­duy­sak, bu hiz­met için­dir. Eğer bir top­lu­lu­ğun so­rum­lu­lu­ğu­nu üst­len­miş­sek, Al­lah ka­tın­da on­lar­dan so­rum­lu­yuz. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v),
“He­pi­niz ço­ban­sı­nız ve he­pi­niz sü­rü­nüz­den so­rum­lu­su­nuz” bu­yur­mak­ta­dır. (Bu­hâ­rî, Ah­kâm, 1; Cum‘a, 11; İs­tik­râz, 20; Itk, 17, 19; Ve­sâ­yâ, 9; Ni­kâh, 81, 90; Müs­lim, İmâ­ret, 20; Tir­mi­zî, Ci­hâd, 27; Ebû Dâ­vûd, İmâ­ret, 1)
Bu so­rum­lu­luk duy­gu­su­nu hiç­bir za­man unut­ma­ma­lı. Ri­ya­se­ti bu şe­kil­de gör­me­miz lâ­zım. Si­ya­se­ti o şe­kil­de gör­me­miz lâ­zım.
Bu­ra­da ne kal­dı. Mad­di­yat kal­dı. Mad­di­yat ne­dir? Pa­ra­dır. Bu mal bi­zim de­ğil­dir. Ça­lış­mak ve ka­zan­mak zo­run­da­yız, ama Al­lah yo­lun­da in­fak et­mek için. Fa­kir fu­ka­ra­ya yar­dım et­mek için. Ta­bii ken­di gü­cü­müz nis­be­tin­de.
Al­lah yo­lun­da in­san­la­ra hiz­met şe­kil­le­ri çok­tur. Bu hiz­met bir fab­ri­ka aç­mak ola­bi­lir, bir kim­se­ye iş im­kâ­nı ola­bi­lir; baş­ta da söy­le­di­ğim gi­bi ha­yır ve hiz­me­tin çok de­ği­şik yol­la­rı var­dır.
Bu yol­da asıl olan sa­da­kat ve amel­dir. Boş laf işe ya­ra­maz, bi­ze yol al­dır­maz. İn­san­la­rı laf ile oya­la­mak ve gö­rün­tüy­le kan­dır­mak ya­sak­tır. Âyet-i ke­ri­me­de yü­ce Al­lah,
“Yap­ma­ya­ca­ğı­nız şe­yi ni­çin söy­lü­yor­su­nuz?” (Saf 61/2) bu­yur­mak­ta­dır.
Al­lah yo­lu­na da­vet edip de ken­di­miz yap­mı­yor­sak, kim­se­ye fay­da­mız ol­ma­dı­ğı gi­bi ya­lan­cı du­ru­mu­na düş­müş olu­ruz. Onun için ilk ön­ce gü­zel­lik­le­ri ken­di nef­si­miz­de ya­şa­ya­ca­ğız ki söy­le­di­ği­miz kar­şı­da­ki in­sa­na et­ki et­sin, fay­da ver­sin.
Şöy­le bir ör­nek an­la­tı­lır:
Bir kö­le bir mür­şid-i kâ­mi­le gi­de­rek, “Efen­dim, be­nim sa­hi­bim çok gad­dar­dır, ba­na çok zu­lüm edi­yor, cu­ma na­ma­zı­nı kıl­ma­ya bu­ra­ya ge­li­yor, ona emir bu­yur­say­dı­nız da ba­na bi­raz mer­ha­met­le dav­ran­sa!” di­ye dert yan­dı. O mür­şid de, “Pe­ki söy­le­rim” de­di. Da­ha cu­ma gü­nü ol­ma­dan bu ev­li­ya gi­dip, esir pa­za­rın­dan bir esir al­dı ve onu he­men âzat et­ti. Cu­ma gü­nü ge­lin­ce o kö­le­nin sa­hi­bi gel­di, onun­la soh­bet et­ti. Cu­ma­dan son­ra kö­le­nin sa­hi­bi­ne, “Efen­di, se­nin ya­nın­da bir kö­le ça­lı­şı­yor, ona kar­şı bi­raz şef­kat­li ol” de­di. O da he­men, “Sen bu­nu söy­le­dik­ten son­ra, ben onu âzat et­tim, o ar­tık hür­dür” de­di. He­men kalk­tı, kö­le­si­nin ya­nı­na gi­dip “Sen hür­sün” de­di. Kö­le şa­şır­dı, bi­raz üze­rim­de­ki zul­mü azal­ta­yım der­ken, hür ol­du­ğu­nu işi­tin­ce hay­ret et­ti, he­men içe­ri gi­rip o kâ­mil mür­şi­de, “Efen­dim ben bi­raz zul­mü azal­tır mı di­ye dü­şü­nür­ken, o be­ni âzat et­ti. Siz bu ada­ma ne söy­le­di­niz” de­di. O da, “Ev­lâ­dım ön­ce­ki gün git­tim bir kö­le sa­tın alıp onu âzat et­tik­ten son­ra Efen­di­ne kö­le­ne iyi dav­ran di­ye tav­si­ye­de bu­lun­dum, Al­lah Te­âlâ da onun kal­bi­ne rah­me­ti­ni ko­ya­rak sa­na mer­ha­met et­me­si­ni sağ­la­dı” de­di.
Onun için eğer gü­zel bir şey tav­si­ye edi­yor­sak ilk ön­ce bi­zim yap­ma­mız lâ­zım ki o işi­miz yo­lu­na git­sin. Yok­sa zor­la­may­la gi­der. Zor­da kı­rıl­ma var­dır.
Onun için kar­deş­le­rim, bi­zim hem mad­dî hem mâ­ne­vî öl­çü­le­ri­miz var­dır. Di­nî öl­çü­le­ri­miz Kur’an ve Sün­net’­tir.
Bi­ze dü­şen bir önem­li va­zi­fe de in­san­lar ara­sın­da fit­ne çı­kar­ma­mak­tır. Çün­kü fit­ne ke­sin ha­ram bir iş­tir, fe­lâ­ket­tir. Ce­nâb-ı Hak,
“Fit­ne çı­kar­mak adam öl­dür­mek­ten da­ha kö­tü­dür” (Ba­ka­ra 2/191) buy­rul­mak­ta­dır.
Bü­tün mü­min­ler kar­deş­tir. Bir­bi­ri­mi­ze köp­rü ola­ca­ğız, bir­bi­ri­mi­ze yük yük­le­me­ye­ce­ğiz, bir­bi­ri­mi­zin yü­kü­nü ta­şı­ya­ca­ğız. O za­man mu­vaf­fa­ki­ye­ti­miz ka­çı­nıl­maz olur. Al­lah için bir­bi­ri­mizi se­vin­ce mu­vaf­fak ol­ma­ma­mız müm­kün de­ğil­dir. Bü­yük­le­ri­ni­ze ita­at edin, kü­çük­le­ri­ni­zi se­vin.
Al­lah he­pi­niz­den ra­zı ol­sun. İn­şal­lah du­ala­rı­nı­zı ek­sik et­me­yin. Biz de si­ze dua ede­ce­ğiz. Si­zin ha­yır­la­rı­nı­za or­tak ol­du­ğu­muz gi­bi siz de bi­zim ha­yır­la­rı­mı­za or­tak­sı­nız.
Çok ça­lış­ma­lı­yız; çün­kü hem ül­ke­mi­zin hem in­san­la­rı­mı­zın hem üm­met-i Mu­ham­me­d’in hiz­me­te ih­ti­ya­cı var­dır. Hiz­met ni­met­tir. Vir­di­ni­zi ak­sat­ma­yın, hat­me­ni­zi ter­ket­me­yin, ra­bı­ta­la­rı­nı­zı gev­şet­me­yin, ge­ri­si­ni hiz­me­te ayı­rın. Bü­tün ha­yır ve fa­zi­let bun­da­dır.
Hiz­me­tin en bü­yük ke­ra­me­ti in­sa­nı Al­lah Te­âlâ’nın sev­gi ve yar­dı­mı­na maz­har et­me­si­dir. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) bu­yu­ru­yor ki:
“Bir kul, din kar­de­şi­nin yar­dı­mın­da bu­lun­du­ğu sü­re­ce, Al­lah da onun yar­dı­mın­da olur.” (Ebû Da­vud, Edeb, 60; Tir­mi­zî, Hu­dud, 3; Birr, 19)
Şu ör­nek­ler­den hiz­me­tin kıy­me­ti­ni an­la­mak müm­kün­dür
As­hap­tan Ab­dul­lah b. Ab­bas (r.a), Hz. Pey­gam­ber’in (s.a.v) mes­ci­din­de iti­ka­fa gir­miş­ti. Ya­nı­na bir adam gel­di, se­lâm ver­di ve otur­du. İb­n Ab­bas (r.a) ada­mın yü­zü­ne bak­tı, onu bi­raz ke­der­li gör­dü:
“Ey fa­lan­cı! Se­ni ke­der­li ve üzün­tü­lü gö­rü­yo­rum, bir sı­kın­tın mı var?” di­ye sor­du. Adam,
“Evet ey Al­lah Re­sû­lü’­nün am­ca­sı­nın oğ­lu. Fa­lan­cı­nın üze­rim­de ve­lâ hak­kı var, pa­ra kar­şı­lı­ğın­da be­ni hür­ri­ye­ti­me ka­vuş­tur­du. Fa­kat şu ka­bir­de ya­tan Pey­gam­ber hak­kı için söy­lü­yo­rum, üst­len­di­ğim bor­cu öde­ye­cek gü­cüm yok” de­di. İb­n Ab­bas (r.a),
“Ona se­nin hak­kın­da ko­nuş­sam olur mu?” di­ye sor­du. Adam,
“İs­ter­sen bir ko­nuş” de­di. İb­n Ab­bas (r.a) he­men ayak­ka­bı­la­rı­nı giy­di, mes­cid­den çık­tı. Adam,
“İti­kaf­ta ol­du­ğu­nu­zu unut­tu­nuz her­hal­de!” di­ye ha­tır­lat­ma­da bu­lun­du. İb­n Ab­bas (r.a),
“Ha­yır unut­ma­dım. Fa­kat ben şu ka­bir­de ya­tan Hz. Pey­gam­ber’i (s.a.v) işit­tim. O ara­mız­dan ay­rı­la­lı çok geç­me­di.” Bu ara­da İb­n Ab­bas’ın göz­le­rin­den yaş­lar bo­şan­dı. Sö­zü­ne de­vam et­ti: Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yur­du:
“Kim bir din kar­de­şi­nin ih­ti­ya­cı­nı gi­der­mek için yü­rür ve sı­kın­tı­sı­nı gi­de­rir­se, bu yap­tı­ğı onun için on se­ne­lik iti­kaf­tan da­ha ha­yır­lı­dır. Hal­bu­ki, kim Al­lah Te­âlâ’nın rı­za­sı için bir gün iti­ka­fa gir­se Al­lah Te­âlâ onun­la ce­hen­nem ate­şi ara­sın­da üç hen­dek ko­yar. Her bir hen­de­ğin ara­sı do­ğu ile ba­tı ara­sı ka­dar uzak­tır.” (Bey­ha­kî, Şu­abü’l-İmân, nr. 3960; Ta­be­râ­nî, el-Ev­sat, nr. 7322; Mün­zi­rî, et-Ter­gîb, 2/272)
As­ha­bın bü­yük­le­rin­den Mu­âz b. Ce­bel (r.a) de­miş­tir ki: “Al­lah yo­lun­da ci­ha­da (Al­lah için hiz­me­te) gi­den ar­ka­daş­la­rı­mın eş­ya­la­rı­nı ha­zır­la­mam, yük­le­ri­ni dü­zelt­mem ve bi­nek­le­ri­ni çe­kip çe­vir­mem ba­na on nâ­fi­le hac­dan da­ha se­vim­li­dir.” (Ebû Da­vud, Edeb, 60; Tir­mi­zî, Hu­dud, 3; Birr, 19)
Ebû Kı­lâ­be-i Bas­rî (rah.) şu ha­di­se­yi an­lat­mış­tır:
“Re­sû­lul­lah (s.a.v), yol­cu­luk ya­par­ken as­ha­bı­nı grup­la­ra ayı­rı­yor­du. Bir de­fa­sın­da gru­bun bi­ri Efen­di­miz’in (s.a.v) hu­zu­ru­na ge­le­rek grup­ta­ki bir şah­sı şöy­le öv­me­ye baş­la­dı­lar:
‘Ey Al­lah’ın Re­sû­lü! Biz bu­nun gi­bi­si­ni gör­me­dik. Bir ye­re in­di­ği­miz­de he­men na­ma­za ko­şar, dur­ma­dan na­maz kı­lar. Ha­re­ket edin­ce tek işi Kur’an oku­mak­tır. Bir de de­vam­lı oruç tu­tu­yor’ de­di­ler. Re­sû­lul­lah (s.a.v),
‘Ona bun­la­rı yap­ma im­kâ­nı­nı kim ve­ri­yor? O bun­la­rı ya­par­ken ih­ti­yaç­la­rı­nı kim gö­rü­yor?’ di­ye sor­du. Ar­ka­daş­la­rı,
‘Biz­ler’ di­ye ce­vap ver­di­ler. Re­sû­lul­lah (s.a.v), ay­nı so­ru­yu bir ke­re da­ha sor­du. On­lar tek­rar,
‘Biz­ler’ di­ye ce­vap ve­rin­ce, Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v),
‘Bu du­rum­da si­zin he­pi­niz on­dan da­ha ha­yır­lı­sı­nız’ bu­yur­du.” (İb­nü’n-Neh­hâs, Me­şâ­riu’l-Eş­vâk, 1/315; İb­nü’l-Mü­bâ­rek, Ki­tâ­bü’l-Ci­hâd, 2/180)
Bu hiz­met ker­va­nın­da bu­lun­mak he­pi­miz için sa­adet se­be­bi­dir. Bu ni­me­te şük­re­de­lim ki yü­ce Al­lah ni­met ve se­va­bı­mı­zı ar­tır­sın. Bi­raz da sa­bır­lı ola­lım. Sa­bır ol­ma­dan za­fer ol­maz.
Bü­yük­ler ne de­miş: Sab­re­den der­viş, mu­ra­dı­na er­miş.
Mu­ra­dı Al­lah ola­na, O’na ka­vu­şa­na ka­dar bu yol­da sa­bır dü­şer.
Cen­net ucuz de­ğil.
Yü­ce Al­lah’a kar­şı ve­fa­lı olan ebe­dî se­fa­yı bu­lur.
Son sö­zü­müz, âlem­le­rin rab­bi­ne ham­dol­sun.
(Bu yazı, S. Muhammed Sa­ki Erol’un 2004 yı­lın­da Er­zu­rum’da yap­mış ol­du­ğu soh­bet­ten faydalanılarak ha­zır­lan­mış­tır.)

30 Aralık 2014 Salı

"Fetih, “kapalı veya örtülü bir şeyi açmak” demek. 
İslâm’ın fetihleri, insanların kafa ve gönüllerini hakikate kapatan, onların ilâhî mesajın ışığını almasına mani olan “küfür örtüsü”dür. 
Miladi takvime göre 1 Ocak tarihi Mekke’nin fetih yıl dönümü. Bu vesileyle Efendimiz s.a.v.’in örnekliğinde fetihlerin en büyüğü olan Mekke’nin fethini, 
İslâm’ın gönülleri fethini hatırlayalım..." 

Hüseyin Okur / Semerkand Dergisi


Kıymet Bilene


"Sevdiğin şeylerin sorumluluğunu almazsan,
onları kaybedersin..." 

Üstün Dökmen


26 Aralık 2014 Cuma

Doğru.....

"Düğününde çalgı çengi, sünnetinde çalgı çengi, askere gönderirken çalgı-çengi, ama ölünce Kur'an-ı Kerim. Pardon, ölünce mi müslüman oldu bu?

Enes Kenan AKLAN


Bir Günah Bir Yudum Zehir / Yazı Uzun Ama Ömür Kısa...

Günah, ruha içirilmiş bir zakkumdur.
Günah işleyen insan, kendi ruhunu dinamitlemiştir.
Günahtan zevk alan insan sefildir. Çünkü insana bahşedilen kabiliyetler, ulvî duygular günahla kararmaya başlar.
Günah işlemeye ısrarla devam edenin iradesi, direnmesi ve yenilenme kudreti kalmaz.
Günah, kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır.
Bu duman fırtınasına maruz kalan insan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden, manen ölür. Her ne kadar diri gözükse de…


Günah, fıtratla zıtlaşmadır. Günah, insanın aslî yani fıtrî olandan sapmasıdır. İnsan günah ile Hak’tan saptığı zaman kendisi olmaktan çıkıyor ve kendi cehennemini oluşturuyor. Fıtrî olan, iyi asfaltlanmış otoban yola benzer. Bu yolda arabanızı güvenle kullanabilirsiniz. Çünkü sürücü olarak ne siz yorulur ve endişelenirsiniz ne de arabanızın motoru zorlanır. Eğer ana yoldan çıkar, patika yola girerseniz, bu yolun çukurları, kayganlığı, taşları ve yol kenarlarındaki dikenleri size rahat vermeyecektir; belki de bir kaza ile sizin sonunuzu hazırlayacaktır.
Allah’ın sınırlarını göz ardı etmek 
Kur’an’da günah anlamında kullanılan kelimelerden biri olan fücur kelimesi, Hak yoldan sapış anlamındadır. Elmalılı Hamdi Yazır der ki: “Fücur, Hak’tan sapıp Hak yolunu yarmak ve Hak nizamından çıkıp fısk ve isyana düşmektir. Bilhassa zina, yalan vs. gibi edepsizlikler yoluyla şer ve isyana düşmeye fücur denir.” (Hak Dini Kur’an Dili 8/5857). Fücur işleyen yani fâcir kimse, hem kendisini hem de çevresindeki diğer insanları karanlığın içine atar.
Günah, Kur’an’da on ayrı ayette belirtilen Allah’ın sınırlarını ( hududullah ) aşmaktır:
“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur.” (Talak, 1)
“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, sakın bunları aşmayın. Kimler Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.” (Bakara, 229) “Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azap vardır.” (Mücadele, 4)
Küçük günahlardan sakınma, insanı sınıra doğru gitmekten alıkoyarken, büyük günahlardan sakınma, bu sınırı geçip insanı helâk olmaktan korur. Büyük günah işlemek, Allah’ın hem ruhî hem de maddî anlamda belirlediği insan-kâinat bütünlüğünü parçalamak demektir.
Günah nedir? 
Nevvas b. Sem’an r.a. bir gün Rasulullah s.a.v.’e “İyilik ve günah nedir?” diye sordu. Hz. Peygamber s.a.v. de ona şöyle cevap verdi: “İyilik, ahlâkın güzel olmasıdır. Günah ise, kalbini tırmalayıp, insanların da muttali olmasından hoşlanmadığın şeylerdir.” (Tirmizî, Zühd, 52)
Hadiste belirtildiği üzere, günah insanın vicdanını ve kalbini rahatsız eder. Aynı zamanda insan, işlediği günahından başkalarının haberdar olmasını istemez.
Şah Veliyullah ed- Dihlevî ise günahı şöyle tarif etmiştir: “Günah, insanın şeytana uyarak yaptığı ve arzusunda fanî olduğu, dünyada ve ahirette cezasını çektiği, bütün mükemmel olanları fesada uğratan, Allah’a itaate ters olan ve Allah ile kul arasındaki perdeyi kuvvetlendiren her fiildir.” ( Hüccetullahi’l – Bâliğa , I/121)
Günahlar, eğer tevbe edilmezse, amip denilen tek hücreli canlının bölünerek çoğalması gibi sürekli büyürler. Tevbe etmeyen kişi, günahını benimsemiş demektir. Bir başka ifadeyle bu günahı işlemeye devam edecek demektir.
Günahlar büyük ve küçük olarak ikiye ayrılsa da ve mahiyeti itibarıyla birbirinden farklı olsalar da, aslında aynı merkezden kaynaklanmaktadırlar. Günahların merkezi nefsimizdir. Nefsimizin sınır tanımaz ve doymak bilmez istekleri bizleri helâke doğru götürmektedir. Bu istekler baştan hoş görünebilir; hatta bir kerelik veya nasıl olsa küçük bir günah denebilir. Ancak unutmamalıyız ki, çeşidi ne olursa olsun günahın öncesi tatlı, sonu ise zehirdir.
Günahı önemsiz görünce 
Günahı küçümsemek, onların artmasına ve sonuçta kalbin kararmasına sebep olmaktadır. Peygamber Efendimiz s.a.v ., çok sık tekrarlanan bir hadisi şerifinde: “İnsan bir günah işlediğinde kalbinde küçük bir siyah leke olur. Günahlarına devam ettikçe lekeler büyür ve zamanla bütün kalbi kaplar.” buyurmaktadır.
Küçük günahlarda ısrar, onların büyümesiyle; büyük günahların tekrarı ise nefsimizin iyice azması ve bedenimizde egemen olmasıyla sonuçlanır.
Hz. Peygamberimiz, “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur” buyurmuştur. (el- Irâkî , el- Muğnî , IV/ 22-23 ). Bir başka hadisi şerifte de: “Ey Aişe ! Göze önemsiz görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır. Küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helâk eder.” buyurur. ( İbn Mace , Zühd , 29)
Kısaca, küçük veya büyük günahların insandaki temel etkisi, onun ruhunda deprem meydana getirmesidir. Ruh ve kalp alt-üst olmuştur ve ilâhî özü taşıyan ruh ve kalp o kişide fonksiyonlarını yerine getirememektedirler. Tevbe etmedikçe insan yalnız ve dayanaksızdır.
Bir müslümana arkadaşından gelen sıkıntılar nasıl onun günahları sebebiyle ise, bir toplumu sarsan musibetler de günahlar sebebiyle olabilir. Çünkü sıkıntı ve belalar, bazen gafletimizden dolayı bizlere bir uyarı, bazen günahlarımıza keffaret , bazen de üst derecelere çıkabilmemiz için meydana gelirler.
Neden günah işleriz? 
İnsanı günaha sevkeden temel faktörler dahilîdir , yani insanın yapısında bulunan meyil ve arzulardır. Bu meyil ve arzuların, kötülüklerin kaynağı ise, yukarıda da söylediğimiz gibi, nefsimizdir. Çünkü nefs , “alabildiğine kötülüğü emreden” (Yusuf, 53) ve kişiyi günaha yöneltmek için fısıltılar halinde sürekli telkinde bulunan ( Necm , 23) bir güçtür. Nefsin bu aşamasına nefs -i emmâre denir ki, insan varlığının en aşağı tabakası olup, bütün kötü huy ve hareketlerin merkezidir. Aynı zamanda bu seviyedeki nefs , heva ve heveslerimizin de kaynağıdır. Peygamberimiz tarafından, kendisine karşı yapılacak cihadın, cihadların en büyüğü olarak belirtilen nefs , bu nefstir .
İnsanı günah işlemesi için dışarıdan etkileyen faktörler de vardır. Bunların başında şeytanın mevcudiyeti ve onun tahrikleri gelir. Aldatıcı vaadlerine kulak verdiğimizde ve onun isteklerine uyduğumuzda bizi günahların içine iten ve böylece cehenneme sürükleyen şeytan, insan ile Allah arasındaki ilişkilerde sürekli olarak insanın önüne engeller koymaktadır.
Kur’an’da şeytanın bahsi nefse göre daha çoktur. Çünkü nefsin kötülükleri ve bozgunculuğunda şeytanın vesvesesinin rolü büyüktür. Uyuyan kötü düşünceler hep onun tarafından motive edilir. Böyle bir anda insan Rabbi’ni hatırlar da, O’na karşı huşû duyarsa, aklı nurlanır, bu nur daha sonra kalbe girer ve günaha davet eden şeytanı yenebilir.
Dış faktörler içinde dünya hayatının cazibesini de unutmamak lazımdır. Ölümsüz bir dünya hayatı içgüdüsü ve bundan dolayı da ahireti düşünmeme tavrı (Bakara, 95-96 ) insana nice günahlar işletir. Kendini bu psikolojiye kaptıran insan, hayat sadece bu dünyadan ibaretmiş gibi pervasızca hareket etme arzusuna kapılır ve nefsî istekleri tatmin etme duygusunun baskısıyla günaha kolayca kayabilir.
Rabbimiz’i unutmak, kendimizi unutmak 
Muhyiddin-i Rumî k.s. Hazretleri, etrafında toplanan müridlerine sormuş: “En büyük günah nedir, biliyor musunuz?” Müridleri cevaben “Hayır!” demişler. Hazret, merakla bekleyen insanlara en büyük günahın Allah’ı unutmak olduğunu söylemiş. Bunun nasıl olduğunu soranlara da: “Allah’ı unutarak iş yapmaktır ki, böyle işlerin hiç kıymeti yoktur.” diye buyurmuş.
Allah’ı unutmak, aynı zamanda kendimizi unutmak değil midir? O’nu unutmak, Rabbimiz olması yönüyle O’nun terbiyesini reddetmek değil midir? Allah’ı unutmak, mümin olarak en fazla ihtiyacımız olan O’nun lütuf ve ihsanlarına karşı kayıtsız kalmak değil midir? Böyle bir kimse zaten en büyük günahı zamanın her diliminde işliyor demektir.
Necip Fazıl da aynı konuyu güzel bir beyitle bizlere aktarmıştır:
“Sana şahdamarından daha yakın Allah;
Günah mı dedin, O’ndan uzağa düşmek günah.”
Büyük günah – küçük günah 
Günahlar niteliği açısından küçük ( sağire ) ve büyük ( kebîre ) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Müslüman için önemli olan, öncelikle büyük günahlardan mutlak surette kaçınmasıdır. Çünkü Allah, Yüce Kitabımızda: “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.” (Nisa, 31) buyurmaktadır.
Büyük günahların sayısı hakkında ihtilaflar vardır. Bir hadisi şerifte, Allah’a ortak koşmak ve ana babaya isyan etmenin günahların en büyüğü olduğunu söyleyen Peygamberimiz s.a.v ., ayakta iken oturmuş ve üç defa “Yalan sözden sakınınız.” buyurmuştur. (Müslim, İman, 38). Diğer bir hadis de şöyledir: “Şu yedi helâk edici şeyden sakınınız.” “Nedir onlar ya Rasulallah ?” sorusu üzerine şöyle buyurmuştur: “Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü geri dönüp kaçmak, bir şeyden habersiz, masum, inanmış kadınlara zina suçu atmak.” ( Buharî , Vesâyâ , 23; Müslim, İman, 144)
Büyük günah, İbn Mes’ud’a göre dört, Abdullah b. Ömer’e göre yedi, Abdullah b. Amr’a göre dokuz tanedir. (Allah onlardan razı olsun). Abdullah ibn Abbas, yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tevbe ile büyük günah kalmayacağını, ısrar edince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini, Allah’a isyan olan her şeyin büyük günah olduğunu söylemiştir. ( İbn Kesir Tefsiri, I/486)
Pek çok İslâm alimi , ayet ve hadis-i şeriflere dayanarak büyük günahlar ile ilgili sıralama yapmışlardır. Büyük günahların en büyüğü olarak bildirilen şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber, dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da vardır. Mesela, namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali-vakti yerinde olduğu halde hacca gitmemek, Allah ve Rasulü adına yalan söylemek, kadının erkeğe, erkeğin kadına benzeme özentisi, kaderi inkâr, tasvîr , Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah’ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati terk etmek gibi… (Zehebî, Kitabu’l – Kebâir , 19-250 )
Nasıl korunuruz? 
İnsanın günahlardan sakınması, sevap işlemesinden çok daha zordur. İnsanı lütfa , ihsana erdiren şey, çok amelden ziyade günah işlemekten sakınmaktır. Yani ilk hedefimiz günahtan kaçınmak olmalıdır; sevap işlemek daha sonra gelmelidir.
Korunma gayretlerimize rağmen, bir anlık gaflet sonucu günah işlemiş isek, bu günah, kalbimizde yanan bir ateş haline gelmeli ve ahirette yanmadan önce bizi bu dünyada yakmalıdır. Bu tür bir ıstırabımız olursa, içimizde yanan ateşi aşk ateşine çevirecek, nârı nur yapabilecek ve bizleri felaha ulaştıracak kişi ile karşılaştığımızda “lebbeyk” diyebiliriz.
Yoksa, Mektubat-ı Rabbanî’de zikredildiği gibi, Rabbimiz’den alıkoyan her şey olan dünyadan ve bu dünyanın kötülüklerinden nasıl kopabiliriz ki!
Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bir hadislerinde, “ Ademoğlu günahkârdır; günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” ( İbn Mâce , Zühd , 30) buyurmaktadır. Tevbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur.
Allah şu ayet-i kerimesiyle kullarını kurtuluşa çağırmaktadır: “Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki felâh bulasınız.” (Nur, 31)
Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, bir daha kesinlikle yapmamak üzere dönüş yaparlarsa, yani umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tevbe ederlerse, Allah onları affeder. Günahlarımızın affı ve yeni günahlardan korunma konusunda Allah’tan asla ümit kesmemeliyiz.
Mevlâna Hazretleri Mesnevi-i Şerif’te şöyle bir kıssa anlatır:
Adamın biri Hz. Şuayb Aleyhisselam’a der ki: “Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.” Adamın bu sözü üzerine Allah Tealâ Şuayb a.s.’a şöyle vahyeder : “O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu fark edemiyor. Fakat yine de benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.” Şuayb a.s. Allah’ın kendisine bildirdiği sözleri “Allah beni cezalandırmıyor” diyen adama söyleyince, o günahkâr kimsede tesiri oldu ve Şuayb a.s.’a sordu: “Eğer beni cezalandırıyorsa belirtisi nedir?” Şuayb a.s .: “Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve senin verdiğin cezayı bilmek istiyor.” dedi. Cenab -ı Hak buyurdu: “Ben settârım , örtücüyüm. Fakat işaretle söylerim. Onu beğenmediğimin işareti şu ki: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, fakat oruçtan, namazdan ve başka ibadetlerin hiçbirinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin meyve vermesi için kalpte manevi bir zevk lazımdır.”
İbadetlerin zırhı altında 
Müslümanın devamlı yapması gereken ibadetleri vardır. Manevi zevk içerisinde yapılan ibadetlerimiz bizleri bir yandan mükemmele doğru olgunlaştırırken, diğer yandan yolda ayağımızı tökezletecek taşlardan yani günahlardan korur. Özellikle namaz gibi, oruç gibi tekrarlanan ibadetlerin bu anlamda fonksiyonu büyüktür.
Hz. Peygamberimiz s.a.v. ashabına: “Sizden birinizin kapısı önünden bir nehir geçse ve o kişi de bu nehirde her gün beş kez yıkansa üzerinde bir kir kalır mı?” diye sormuştur. Sahabiler , “Hayır, hiç kir kalmaz.” dediler. “İşte bu, beş vakit namaza bir misaldir. Allah bu namazlar sayesinde hataları yok eder.” buyurmuştur. ( Buharî , Mevâkıt , 6)
Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur: “Beş vakit namaz ve Cuma namazı, namaz vakitleri ve iki Cuma arasında, büyük günahlar hariç, işlenen küçük günahlar için bir kefarettir.” (Müslim, Taharet, 14, 15)
Bir Allah dostu, etrafındaki sevdiklerine günahlarla ilgili şöyle nasihatte bulunmuştur: “Kalbinde ufacık bir leke görüyorsan, oruca devam et. Bu leke gitmezse az konuş. Yine gitmezse, günahlarına dikkat et. Yine kalırsa… Artık yalvarmaya, sızlanmaya başla. Her halini en iyi bilen Sultan’a yalvar.” ( Rüfaî , Hakikat-i Maallah , 259)
Salih amel kalkanı 
Bir de ibadetlerimizin yanında salih amellerimiz olmalıdır ki, kendimizi günah işlemekten koruduğumuz gibi, çevremizden gelen günah etkilerinden de korunabilelim. Ameller, yani yapıp-ettiklerimiz, insanlarla ilişkilerimiz Cenab-ı Hakk’ın, Rasulü’nün ve O’nun dostlarının istedikleri doğrultuda olursa, işte o zaman amellerimizin her biri ibadet haline gelir. Her sözü, her işi ibadet olan bir mümin sürekli günahtan korunabildiği için, artık Allah’a yakın olmaya başlayabilir.
Aksi takdirde, ibadetlerimizi yaptığımız halde, ibadetlerin öncesi ve sonrasındaki söz ve fiillerimize, insanlarla ilişkilerimize yeteri kadar itina gösteremezsek, pençelerini açan kedinin civcivi yutması gibi, günahlarımız da ibadetlerimizin sevaplarını yutabilir.
Günahtan korunabilmenin bir başka faktörü zikirdir. Allah’ı hürmetle ve mahcubiyetle anmak, bizlere nefsin, şeytan ve cinlerin şerlerinden korunma kapılarını açar. Kur’an -ı Kerim’de, “Allah’ı çok anın ki, başarıya erişesiniz.” ( Enfal , 45; Cuma, 10) buyurulur . Çünkü bizler Rabbimizi andıkça O da bizleri anacaktır ve lütfuyla koruması altına alacaktır: “Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)
Allah’ı sıklıkla anan, hatta kemal derecesinde O’nu aklından hiç çıkarmayan bir mümin, Hafaza yani koruma melekleriyle birlikte dolaşır.
Takva faktörünü de unutmamalıyız. “Ona bozukluğunu (yani günahını) ve korunmasını (yani takvasını) ilham edene andolsun ki, nefsini temizlikle parlatan gerçek kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 8-9 ) Bu ayetin de gösterdiği üzere fücûr yani günah ile takva birbirinin zıddı olan kavramlardır. İnsan kendisini günahlardan, kötülüklerden arındırdığı ölçüde takvaya doğru yaklaşacaktır.
Takva, insanın özünün aydınlatılması; günah ise bu özün karartılması, kirletilmesi anlamına gelir. Çünkü sular nasıl hep toprağa sızarsa, çıkınımızda bulunan iyiliklerimizin karşılığı olan sevaplar ile kötülüklerimizin karşılığı olan günahlar da benliğimizin ve şuurumuzun derinliklerine sızarlar. Takvanın da ötesi, yani bütün günahlardan çekinme hali de vardır ki buna da verâ denir.
Kirli izler 
Günahlar, insanın düşünce ve duygu dünyasına, derunî alemine, aile ve toplum hayatına olumsuz anlamda derin izler bırakır. Bu izler, zamanında giderilemez ise, insan da yıkılır, toplum da… Çünkü, tevhidin güzelliği ile iç dünyasını düzenleyememiş, kemale erip toplum hayatına girememiş kişiler, hem aile, hem toplum için tehlikelidirler. İlâhî güzelliğin mekânı olan kalbi kirden-pastan görünmez hale gelmiş, hatta gözü, kulağı ve kalbi günahlarla mühürlenmiş bu zavallı insanların topluma ihanetleri her zaman mümkündür.
Toplumda yayılmış günahlardan, evlerimizde günah ve kir kusan sanal görüntülerden nasıl korunacağız? Bu sorunun cevabını, Peygamberimiz s.a.v.’in belki de günümüz için söylediği şu hadisinde bulabiliriz: “ Âhir zamanda yürüyen koşandan, oturan yürüyenden, yatan oturandan, uyuyan yatandan hayırlı olacak.”
Bu hadis-i şerif, her türlü günah ve fitnenin ortamı bataklığa döndürdüğü bir devirde sakınmanın, korunmanın gerekliliğine bir işaret olarak anlaşılabilir. Uyku gaflettir ama bazı insanlar için böyle bir zamanda nimet olabiliyor. Bataklıkta kirlenip boğulma ihtimalinin yüksekliğine karşı büyük nimet! Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Mehdi’nin arkadaşları Ashab -ı Kehf’ten olacak.” ifadesi böylece bir anlam kazanabilir. Yani zamanın fitnelerinden, günahından korunmak için kendini saklayabilen, ortalığa dökülüp saçılmayan insanlar…
Cürmüm ile geldim Sana 
Bir Allah dostu, kendisinden nasihat isteyen kişiye buyurmuştur ki: “Günah yapacağın zaman Allah Tealânın sana verdiği rızkı yeme ve O’na isyan etmek istersen, bunu O’nun gördüğü yerde yapma. Görmediği yerde yap. O’nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.”
Allah’a gidiyoruz. Nasıl? Hangi halimizle? Hangi amellerimizle?
Cennet, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarının örgüsüyle çevrilidir. Bu dikenli örgü aşılmadan cennete girilemez. “Gerçek muhacir, Allah’ın yasak ettiği şeylerden hicret eden kimsedir.” ( Buharî , İman, 8) Emirleri yerine getiremedik, yasakları da çiğnedik ise cenneti nasıl isteyeceğiz? Yüzümüzü Allah’a nasıl çevirebileceğiz?
“Eli boş gidilmez gidilen yere, Rabbim boş gelmedim, cürmümle geldim sana!” diyebilecek miyiz? Bir daha işlememek üzere günahlarımızın itirafı, aczimizin farkında olmak anlamına da gelebilir. Bu itiraf, bizleri yaptığımız ibadetlerin gururundan da koruyabilir. Günahını itiraf edeni, haddini bildiği için Allah bağışlayabilir. Acizliğimizi bileceğiz; insan o zaman Allah’ın korumasına girer ve Zekeriyya a.s. gibi şöyle dua eder: “ Zekeriyya’yı da an! Rabbine: Rabbim, beni tek bırakma! Sen, vârislerin en iyisisin (her şeyim sana kalacaktır) diye dua etmişti.” (Enbiya, 89)
Peygamber Efendimiz’in buyurduğu üzere, “Kim, evinden çıkarken: ‘Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır’ derse, kendisine: ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun’ diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.” ( Ebu Davud , Edeb , 103; Tirmizî, Daavât , 34)
Hakk’a kanat açmalı hep ellerimiz… Kaybolmalı kederlerimiz… Gözümüzden yaş olup akmalı günahlarımız! Ruhumuz ancak bu gözyaşlarıyla özgürlüğüne kavuşacaktır. İşte o zaman ruhumuzla bir olarak sonsuzluğun kapısını aralayabiliriz.

19 Aralık 2014 Cuma

Hayırlı Geceler...

"Her insan huzur verir...Kimi gelince, kimi gidince..." 
Her halükarda huzur veren herkese teşekkürler..



Geçmişten Günümüze

"Allah adamlarının iğnesini (dokunaklı sözlerini) ilâç gibi bilmelidir. Çünkü bu tâifenin celâli, cemâl ile karışıktır. Yâni kızmalarında da merhamet vardır..."
Mevlana Halid'i Bağdadi (Kuddise sirruhu)



Mübareklerin ders niteliğinde Hakk aşkıyla söylediği sözleri dünyalık nefsani sevgilere , 2-3 günlük zevklere  malzeme yaparsak bu enginlerden nasipsiz kalırız da haberimiz olmaz....  
Naçizane 2563 :)


Hayırlı Cumalar




ELİF diye yazılır ..
Cana Nefes
Kalbe Şifa

Rabbe Yol diye okunur ..
H. Anıl Öztekin