22 Ekim 2013 Salı

Seyyid Muhammed Raşid (k.s) Hz'nin Afyondaki Son Sohbeti...


Bismillahirrahmanirrahim
Ellhamdülillahi rabbil âlemîn. Vessalatü vesselamü alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.
Allah (c.c.) biz Müslümanlar'a büyük nimetler bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükretmemiz lazımdır. Bu nimetlerin birincisi ve en önemlisi Allahü Teala'nın bizi İslâm'la şereflendirmesidir. Bu nimete karşılık Allah'a çok ibadet etmemiz icab eder. Zaten namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek gibi ibadetler de Allah'ın bize dünyada bahşettiği en büyük nimetlerden değil midir? Bu ibadetlere karşılık Allahü Teala(c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazırlamıştır; orada ebedi olarak kalacaklardır. Buna göre ibadetlerimizi arttırmamız gerekir.
Allahü Teala (c.c.) bize hidayet yolunu
göstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfu Rabbani'ye icabet etmediklerinden dolayı onlara ebedi cehennem ateşi ve azabını hazırlamıştır. İnsan şöyle bir düşünse, parmağını tuttuğu bir mum alevinin vereceği acıya dahi dayanamaz. Bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olur da ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan kaçınmaz ve ibadet yapmaz? İşte bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmalıyız.
Allahü Teala (c.c.) bütün dünyanın servetini bize vermiş olsaydı Müslüman olmanın bedelini yine de karşılayamazdık.
Bu nimetlerin ikincisi Allahü Teala'nın (c.c.) bizleri en son ve en büyük peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) ümmetinden kılmasıdır. Nasıl ki, Hazreti Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin en efdali ve en üstünüdür, onun ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. Hazreti Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz'a baktığı zamarı, orada Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş de "Ya Rabbi! Keşke beni de Hazreti Muhammed (s.a.v.) ümmeti olarak yaratsaydın. Başka birşey istemezdim" diye buyurduğu rivayet edilir. İşte biz böyle büyük bir peygamberin ümmetiyiz. Buna layık olmaya çabalayalım.
Hazreti Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte `Benim ümmetimin (ilmiyle amil) alimleri Beni İsrailin peygamberleri gibidir. (Bu, büyüklük bakımından değil hidayet bakımındandır.)" buyurmuştur. Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendisini irşad etmiş, bir kısmı yalnız kendi aile ferdlerini, bir kısmı içinde bulunduğu kabilesini, bir kısmı da yalnız içinde bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Hazreti Peygamber (s.av.)'in ümmetinin velileri, mürşid-i kamiller ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kimselerin hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.
Cenabı Hakk'ın bizlere farz kılmış olduğu namazda huşu ve takvaya da çok dikkat etmemiz gerekir. Namaz peygamber (s.a.v.)'e miraçta farz kılınmıştır. ilk önce elli rekat olarak fart kılınmıştır. Bu emirle Rabb'in huzurundan dönen Hazreti Peygamber (s.a.v.) altıncı kat semada Hz.Musa (a.s.)'ın ruhaniyeti ile karşılaşır. Hz.Musa (a.s.), Rasulüllah Efendimiz'e (s.a.v.) elli vakit namazın çok olduğunu, bunun ahir zaman üm-
metine ağır geleceğini, Allah (c.c.)'tan namaz vakitlerini azaltması için niyazda bulunmasını söyler. Rasulüllah (s.a.v.) da tekrar Allahü Teala'nın (c.c.) huzuruna varıp,
elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Allahu Teala'ya (c.c.) niyazda bulunur. Allahü Teala (c.c.) da namazları on vakit azaltarak kırk vakte indirir. Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.) geri dönerken tekrar Musa Aleyhisselam ile karşılaşır. Hazreti Musa (as.) yine bu kadar vakit namazın çok olacağını söyler ve biraz daha azaltılması için tekrardan Allahü Teala (c.c.)'nın huzuruna gitmesini söyler. Bu gidip gelmeler birkaç kez daha tekrarlanır ve namaz vakitleri sonunda beş vakte indirilir. İşte böylece Muhammed Aleyhisselam ümmetine her gün beş vakit namaz farz kılınır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Musa Aleyhisselam'm bizzat kendisi ile değil ruhaniyeti ile görüşmüştür. Elbetteki Allah'ın (c.c.) dostları ölmez. Onlar için sadece nakil söz konusudur. Mekan değiştirirler. Onların himmet ve yardımları daima vardır.
Musa Aleyhisselam, Hazreti Muhammed (s.av.)'in ve O'nun ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.) yanındaki değerini Levh-i Mahfuz'da gördükten sonra şöyle der: "Ya Rabbi! Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in ümmeti olamadım. Bari ümmetini görenlerden olsaydım" deyip derin bir arzu ediyor. O sırada İmam-ı Gazali'nin ruhaniyeti (rahmetullahi aleyh) oraya gelir ve Musa Aleyhisselam ile görüşürler. Musa Aleyhisselam; -Sen kimsin? diye sorunca, İmam-ı Gazali: Muhammed oğlu, Muhammed oğlu, Hamid oğlu İmam-ı Gazali'yim diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hazreti Musa (as.): -Künyeni neden bu, kadar uzun söyledin? Yalnızca İmam Gazali deseydin kifayet etmez miydi? diye sorar. İmam-ı Gazali de (rh.a.) şöyle cevap verir:
-Allah (c.c.) Hazretleri ile kelam konuşmaya gittiğin zaman sana `Sağ elindeki nedir?'diye sorduğunda, sen onu tanıtırken `0 benim asamdır. Ona dayanır ve onunla davarlarıma yaprak silkelerim ve onda benim başka hacetlerim de vardır' (Taha, 18) diye uzun uzun anlattın, kısaca cevap verseydin yeterli olmaz mıydı?" şeklinde sorusuna soruyla cevap verir. Hazreti Musa Aleyhisselam da buna cevap olarak:
-Ben Allahü Teala (c.c.) ile biraz daha fazla konuşabilmek için uzunca açıkladım, der. İmam-ı Gazali de (rh.a) cevap olarak:
Sen, Allah'ın (c.c.) büyük peygamberlerindensin. Kelimullah'sın. Kitab verilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine nail olmak için uzun açıklamada bulundum, der.
İşte Musa Aleyhisselam ile bu derece yakın olabilen İmam-ı Gazali (rh.a.) zamanının en büyük alimlerinden birisiydi. Fakat önceleri tasavvufi yoldan uzak ve bu yolu da benimsemeyen bir zat olduğu, kardeşi ile aralarında geçen bir hadiseden sonra tasavvufa yöneldiği ve kısa zamanda gavs olduğu rivayet edilir.
Bizler de içinde bulunduğumuz bu nimete layık olmak için çok çalışalım, Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellem'e hakiki ümmet olmaya gayret edelim.
Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür. Hasan-ı Basri (r.a.) bir gün çarşıya çıkmış ve bir dükkana oturmuş. Bakmış ki bir adam çarşıda elini kolunu sallaya sallaya, gururlu ve kibirli bir şekilde geziniyor. Hasan-ı Basri (rh.a) sorar.
" -Bu kimdir ki böyle gururla ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyor?" Orada bulunanlar:
-Bu şahıs padişahın hizmetçisidir. 0nun için böyle gururla yürüyor" derler.Bunun üzerine Hasan-ı Basri (rh.a.):
"-Ben de sultanlar sultanı Allahü Teala'nın (c.c.) kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim" der ve çarşının içinde ellerini kollarını sallaya sallaya bir müddet gezinir.
Bizim de üzerimize düşen, sultanlar sultanına çok ibadet edip, çok çalışmamızdır. Zaten Allahü Teala (c.c.) "İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" diye buyurmuştur (Zariyat). O'na layık olmaya çalışalım. Bizlere bildirmiş olduğu hayırları yapmaya gayret edelim. Zaten Allahü Teala da (c.c.) şöyle buyuruyor. "Azaba duçar olmadan önce (tevbe edip) Rabbiniz'e dönün ve ona teslim olun.Sonra yardım olunmazsınız. Ansızın haberiniz olmadan azap size gelmeden önce Rabbiniz'den size indirilenin en güzeline (nehyedildiklerinizi bırakıp emrolunduklanıza) tabi olun." (Zümer, 54-5) Dünyada yapılan günahların hesabı, azabı ve cezası ahirettedir. Ölmeden önce iyi amelde bulunmaya acele edin. Bir insan tek başına, yalnızken, günah işleme fırsatı olduğu halde, Allah'tan (c.c.) korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) ona çok büyük ecir ve sevap veriyor. Bu davranış (günahtan kaçış) mümin için en hayırlı iştir. Bu hal imanın kemale erdiğinin alametidir.
Kalabalıktan çekindiği için günah işlemeyen kimseye sevap yoktur ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken günah işlemeyene çok sevap vardır.
Herkesin birbirinden kaçacağı o günde, bütün insanlar hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete bir kısmı da cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Daha sonra herkes ayrıldıkları yerlerine gitmeden önce; anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Onların bu vedalaşmaları 500 yıl sürer. Vedâalaşma bitince melekler onlara gelecek ve " Vedalaşma bitmiştir. Artık birbirinizden ayrılın" diyeceklerdir.
Sonra da herkes hak ettiği yere gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.) seslenir:
" -Ey Adem oğulları! Şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır, bana itaat edin, doğru yol budur, diye size bildirmedim mi?" (Yasin, 60-61)
Yine Allahü Teala (c.c.) şöyle buyurur:
" -Bugün onların ağızlarını mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak ve ayakları da neler işledilerse ona şahitlik edeceklerdir."
(Yasin 65).
İnsanların omuzlarında iki melek vardır. İşlenen günahı tevbe edebilir diye sağdaki melek soldakine yirmidört saat yazdırmıyor. Bu vakit zarfında tevbe etmezse, defterine bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise, her sevap ve iyilik için ondan yediyüz katına kadar sevap yazdığı oluyor. Hiç beklemeden hemen yazıyor. Bundan büyük bir nimet olur mu?
Allahü Teala(c.c.) kulunu bağışlayıp affetmek için adeta ufak bir bahane arıyor. Madem Allah (c.c.) bahane arıyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, ona kanmayalım.
Sofiler ayakta çok beklediler. Onun için sohbetime burada nihayet veriyorum. Allah (c.c.) hepinizden razı olsun. İnşaallah nasib olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz. Bu maksatla buradan ayrılıyoruz.......
İlim, irşad ,ümmet-i Muhammed'e hizmet ve sünnet-i seniyye yolunda geçen bir ömürden sonra 22 Ekim 1993 Cuma günü Ankara'da rahmet-i Rahman'a kavuşmuştur rahmet ve hasretle hatırlıyoruz....

21 Ekim 2013 Pazartesi

~Dua Eden Bilir~




DUALAR NEDEN GEÇ KABUL OLUR VEYA BAZEN KABUL OLMAZ ?

Cenab-ı Hakk mahşerde huzuruna getirilen bir kula hitaben;
- Ben sana bütün ihtiyaçlarını bana arz et, benden başkasına ihtiyaç arz etme buyurmadım mı? dediğinde:
- Evet Yarabbi, ben de ihtiyaçlarımı hep zatına arz etmiştim… diye cevap verip bazı duasının kabul edilmediğini belli etmesi üzerine Hakk Teâlâ:
- Ben senin her duana icabet ettim, her istediğini verdim. Bazısının icabet eserini bu güne bırakarak senin için sakladım. Şimdi onu al, gözün aydın olsun, der.
O kulun icabet eseri olarak gözler görmedik nimetleri müşahede ettiği anda:
- Ne olaydı, dualarımın hiçbiri dünyada kabul edilmeseydi de icabet eserlerini burada görseydim! diyerek esef edeceğin hadis-i şerif de bildirilmiştir.
Şu halde icabette acele etmek hikmete uymadığı gibi, her duanın kabulünde acele edilmedikçe kabul hedefine ulaşacağı Peygamber Efendimiz s.a.v tarafından haber verilmiştir.
“Günahkârların inlemesi, âbidlerin tesbihinden daha sevgilidir.” hadisine bakarsak, dua edenin Cenab-ı Hakk tarafından sevilmesi bazen kabulünü geciktiriyor. Tersine dua edene gazap edilmesi ise kabulünü çabuklaştırıyor.

Hikem-i Atâiyye Şerhi


Bediüzzaman ın ifadesiyle: "Duâ eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder."

1 Ekim 2013 Salı

~İyiye Doğru~

Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker, yani iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, mücella dinimiz İslâm’ın temel esaslarındandır. Fert yahut toplum olarak iyiliği yaymak, kötülükleri de ortadan kaldırmak müslümanların en belirgin özelliklerinden biridir. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte, bunlar salih insanlardandır.” (Âl-i İmran, 114)
Ferdin ve toplumun huzuru için insanların Hak ve hakikatle irtibatının sağlanması ve korunması, ihmal edilemeyecek kadar önemli bir vazifedir. Bu konuda hiç kimse ‘bana ne’ diyemez, dememelidir. Her müslüman sorumluluk şuuruyla gücü nisbetinde bu ilahî görevi yerine getirmelidir. Hiç kimse için bir şey yapamıyorsa dahi evlad ü iyali için çaba göstermeli, sözleri kifayetsizse dahi hal hareketiyle, ahlâk güzelliği ile örnek olmalı, özendirmelidir.
İyilik ve kötülük (İslâmî tabirle maruf ve münker) biri olmayınca diğerinin onun yerini aldığı zıt iki unsurdur. Eğer bir toplumda iyilik ve güzellik yaygın hale gelirse kötülükler gittikçe azalır. Aynı şekilde, Allah muhafaza, iyilik azalırsa kötülük yayılır. Böylece toplumu nice fitneler, fenalıklar kuşatır. Hem dünya hem de ahiret huzuru elden gider. Bu yüzden iyiliği yaymak, kötülüğü ortadan kaldırmak için gayret sarf etmek lazımdır. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. kötülüğe karşı mücadele etmeyenlerin sonunu şu temsille anlatıyor:
“Bir grup insan bir gemiye binerek topluca deniz yolculuğuna çıkarlar. Oturacakları yer için aralarında kura çekerler. Herkes yerine yerleştikten sonra içlerinden biri, bulunduğu alt kattaki zemini balta ile delmeye başlar. Üst kattakiler; 
– Ne yapıyorsun, dedikleri zaman o;
– Size ne bundan, benim kendi yerim değil mi, istediğimi yaparım! Siz ancak kendi yerinize karışabilirsiniz, der.
Şimdi gemi ahalisinin bu adamın elinden baltayı alması gerekirken, bundan kaçınıp;
– Adam sen de, bize ne! O kendi yerinde delik açıyor, şimdilik bir zararı yok, ne yaparsa yapsın, deyip onu haline terk ederlerse çok geçmeden hepsi birden denize batıp helak olup giderler.” (İbnü’l Mübarek, ez-Zühd, nr. 1060)
Bu hadis-i şerif, birlikte yaşayan iyiler ve kötülerin durumunu veciz bir benzetme ile anlatıyor. Buna göre mücella dinimiz İslâm, insanları Allah Tealâ’ya ve ebedi saadete kavuşturmak maksadıyla Cenab-ı Mevlâ tarafından gönderilmiş bir gemi gibidir. Bütün insanların bu gemide yerleri vardır. İnsanlardan biri kalkıp da gemiye zarar vermeye başlayınca diğerlerinin o kimseyi uyarıp hem o kişiyi hem kendilerini kötü akıbetten kurtarmaları gerekir. Bizi ilgilendirmediğini sandığımız, yapılmasına göz yumduğumuz bir kötülük, gün gelir bize ve nesillerimize zarar verir. Aslında zarar verip vermemesi de ölçü değildir. Müslüman kimse her halükârda kötülükten uzak durur ve aynı zamanda kötülüğü engeller. Cenab-ı Mevlâ müberrâ kitamız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104)
Allah Tealâ, ilk insan Hz. Adem a.s. ile insanlara kulluğu, doğru ve yanlışları öğretti. Ondan sonra da en son peygamber Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e kadar nice peygamber geldi. Onlar da insanlara doğru yolu gösterdiler, öğrettiler. İman edenler kurtuldu, inkâr edenler için ise ayet-i kerimede şöyle buyruluyor:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 105)
Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. bize Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi bıraktı. Dört Büyük Halife ve Ashab-ı Kiram Efendilerimiz de Allah Rasulü s.a.v.’in yürüdüğü yolda yürüdüler, O’ndan öğrendiklerini sonraki nesillere aktardılar. Allah cümlesinden razı olsun.
Onlardan sonra gelen nesiller de bu yolda yürüdüler. İmamlarımız, alimlerimiz, salihlerimiz… Her biri iyiliği yaymak, kötülüğü ortadan kaldırmak için mücadele ettiler. Öyleki alimlerimizin ilmi, gazilerimizin mücahedesi asırlar boyu iyiliği yaydı, kötülüğü sildi.
Allah dostları da her zaman iyiliği yaymak, kötülüğü engellemek için gayret sarf ettiler. Âriflerden bir zat “Bizim işimiz çözüp bağlamaktır.” buyurur. Kendisine bunun ne demek olduğu sorulduğunda da, kalbi haram arzulardan ve dünyadan çözüp Yüce Allah’a bağladıklarını söyler.
Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker yapacak kimse ilk önce kendi nefsinden başlamalıdır. Daha kendisine tesir etmeyen nasihatler bir başkasına fayda verebilir mi? Bu yüzden takva sahibi kimselerin tebliğ ve davetleri daha etkilidir. Aslında böyle salih kişilerin varlığı herkes için bir rahmettir. Allah dostlarının çevresinde insanların toplanmasının, onları örnek alıp kötülükleri terk etmelerinin nedeni budur.
Kendisi uygulamayıp sadece başkalarına nasihat verenlerin anlatımı ve üslubu ne kadar güzel olursa olsun, sözleri kalbe tesir etmez. Bu sebeple büyükler her gün Allah doslarının sözlerinden birkaç sayfa okumayı emir buyurmuşlardır. Zira onların sözleri ok gibidir, asırlar öncesinde yaşamış olsalar da, ihlâs ile sarf ettikleri her bir cümle -Allah’ın izniyle- her zaman iyiliği yaymaya, kötülüğü men etmeye devam eder. İşte bu yüzden emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker vazifemizi Allah dostlarının peşinde yürüyerek ifa etmek en sağlıklı yoldur.
Müberra Kitabımız’dan şu ayet-i kerime ile nokta koyalım:
“Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü olan kimdir?” (Fussilet, 33)
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Mübarek EROL / Semerkand Dergisi