22 Ağustos 2013 Perşembe

~ALLAH(CC) ZALİMLERDEN İNTİKAM ALIR~




Zulmün ne olduğunu, Kur’ân’da kimlere “zalim” denildiğini bilmeden, zulme karşı tavır almak ve zulme karşı durmak asla mümkün değildir. O halde, öncelikle “zulüm” nedir ve “zalim” kimdir, sorularının cevabını aramak gerekir.
Arapça’da zulüm; kelime anlamı itibariyle, "bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak" manasına gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de “zulüm”; cehalet, şirk, fısk anlamında ve yine ‘nûr’un zıddı olarak kullanılmıştır. Peki, zâlim kimdir? Zâlim, öncelikle birilerinin hakkını zorla elinden alıp haksızlık yapan, merhametsiz ve gaddar kimsedir. 
Öncelikle; ALLAH’ın âyetlerini yalanlayanlar, ALLAH’a iftira atıp ALLAH adına yalan söyleyenler zâlimlerdir (Yunus 17; Hûd 18; Saf 7). Şirk en büyük zulümdür; ALLAH’a şirk koşanlar ise en büyük zâlimlerdir (Lokman 13). ALLAH’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışanlar da zalimlerdir (Bakara 114).
Zulüm kavramının bu anlamlarından yola çıkarak söylersek: Herhangi bir şeye ALLAH’tan daha fazla değer veren, onları ALLAH’ı sever gibi seven veya ALLAH’tan korkar gibi korkan zalimdir. ALLAH’ın emir ve yasaklarının yerlerini değiştiren zalimdir. Cami/mescit düşmanlığı yapan zalimdir. Ahzab 59 ve Nûr 30-31. âyetlerdeki ilâhi emre uyarak başlarını örttükleri için kızlarımızın okuma haklarını ellerinden alanlar zâlimdir; başörtüsünü bir metrelik bez parçasına indirgeyip küçümseyenler, başörtülülere hakaret edenler zâlimdirler; 28 Şubat sürecinde söz konusu âyetleri hevâlarına göre tevil edip başörtüsünü yok sayan câhiller, yoldan çıkmış zâlimlerdir; yıllardır bu yasağı ısrarla savunan, tevhîdî gerçeklikten uzak, şirk içinde yüzen karanlık ruhlular ise zâlimlerin ta kendileridir. (Ahzab 59; Nur 30-31)
Ayrıca, bütün bu ve benzeri zulüm ve haksızlıkları ortadan kaldırmak için çalışmayan, bu görevlerini savsaklayan, sürekli mazeretler üreten, zulme rıza gösteren, zâlimleri değil hep mazlûmları suçlayan, giderek “zulmedenlere eğilim göstermeye” başlayan âmirler ve âlimler de zâlimler zümresine dâhildirler. Rasûlullah(s.a.v) sallALLAHu aleyhi ve sellem: 
“Haksız olarak birisinin dövüldüğü yerde durmayın. Çünkü böyle bir yerde durup da zulme uğrayana yardım etmeyenin üstüne lanet yağar.” buyuruyor. 
Dolayısıyla zulme seyirci kalmak da zulümdür ve lanete sebep olur.
ALLAH Teâla, zalimleri dost edinmeyi de ‘zalimlik’ olarak nitelemektedir. Kur’ân’a göre, babamız veya kardeşlerimiz bile olsa zalimlere dost olmak, zalimliktir (Tevbe 23).
“Sakın ola ki, ALLAH’ı, zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanmayın!” (İbrahim 42). “ALLAH o zâlimlerin kimler olduklarını ve neler yaptıklarını elbette bilendir” (Bakara 95, 246; En’am 58).
Rabbimiz Kitâb-ı Kerîm’inde zâlimlerden söz ettiği birçok âyetinde, sonuç hükmü olarak, “ALLAH zâlimleri sevmez” (Âl-i İmran 57, 140; Şûra 40) buyurur.
Zalimler, ALLAH’ın sevgisinden mahrum kalırlar; bu en büyük mahrumiyettir.
Bilinçli olarak başkalarına zulmedenleri ve üzerlerine düşen görevleri yapmayıp kendi nefislerine zulmedenleri ALLAH sevmediği için “zâlimler asla iflah olmazlar.” (En’am 21, 135; Kasas 37). “ALLAH zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara 258; Maide 51; En’am 144; Tevbe 109; Yusuf 23; Kasas 50; Ahkaf 10). 
Bu sebeple, “ALLAH zâlimlerden intikam alır.” (Secde 22) “ALLAH’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.” (A’raf 44; Hûd 18; Gafir 52) ALLAH “zalimleri mutlaka helâk eder” (İbrahim 14; En’am 47; Kasas 59). Ancak, ALLAH sadece batıl inançları nedeniyle bir toplumu helak etmez; buna zulmün de eklenmesi gerekir. Bir kelâm-ı kibar vardır; “küfür ve putperestlikle iktidar olunabilir, ancak adaletsizlik ve zulümle asla!”
Ama yine, ALLAH, zulüm yapsalar da bir kavmi hemen helak etmeyebilir; zira, ALLAH zalimlere süre verir (Hûd 100-102; İbrahim 42-43; Nahl 61). Eğer ALLAH insanları, haksızlıkları ve zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı (Nahl 61; Fâtır 45).
Yeryüzünde haksızlık ve zulüm yapan toplumlar, bu olumsuz davranışları nedeniyle çeşitli azap biçimlerini bu dünyada da hak ederler. Bunlar sadece deprem, sel, kuraklık vb. gibi felaketler olarak gelmez; aynı zamanda şiddet, zulüm, açlık, sefalet de birer ‘azap şekli’ olarak vuku bulur. Bu bağlamda şu ayet çok anlamlıdır: 
“De ki: Üstünüzden veya ayaklarınızın altından size azap göndermeye ya da sizi muhalif topluluklara bölüp bir bölümünüzün hıncını diğer bir bölümünüze tattırmaya kadir olan O’dur.” (En’am 65) 
Tefsirler, ‘üstten gelen’ azabı şiddetli yağmur, sel, şimşek; ‘alttan gelen’ azabı da deprem, çöküntü, kuraklık şeklinde yorumlamakla birlikte Razi, İbn Abbas’ın şu görüşüne yer vermektedir: “Yukarıdan gelen azap yöneticilerin ve soyluların zulmüdür; aşağıdan gelen azap ise kölelerin ve alt tabakanın şiddet ve zulmüdür.” (Mazharuddin Sıddıki, Kur’ân’da Tarih Kavramı, Pınar Yay, s. 30)
Bir toplumun bu tür azapları ve nihayet helaki hak etmesinin nedenleri arasında en çok dikkatimizi çeken olumsuzluk ise şu ayette tasvir ediliyor:
“Biz bir ülkeyi helak etmeyi irade ettiğimiz zaman, o ülkenin bolluk içinde kolay yaşamaya alışmış seçkin(mütref)lerine son uyarılarımızı göndeririz ve (eğer) onlar taşkınca yaşamaya devam ederler(se) cezalandırıcı hüküm artık o toplum için kaçınılmaz olur. Biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsra 16) 
Ayet mealinde yer alan ‘mütreflere son uyarılarımızı göndeririz’ ifadesi, Fahrettin Razi tefsirinde ‘mütreflerin yani bolluk ve refah içinde yaşamaya alışmış kimselerin sayısını artırırız’ biçiminde açıklanmıştır. İşte bu yorum üzerinde ciddiyetle düşünülmelidir:
Bir eli yağda, bir eli balda lüks ve refah içinde yaşayan kesimin bu yaşam biçimlerini sürdürebilmeleri ve sayısal olarak çoğalmaları, o toplumda haksız kazancın, vurgun, soygun ve talanın artarak devam etmesi demektir. Bu durumda ise toplum sınıfları arasındaki uçurum derinleşecek, mütreflerin zorbalığı şiddetlenirken alt tabakanın isyanı da aynı oranda şiddetlenecektir. Toplum ‘üstten’ ve ‘alttan’ gelen azaplarla sarsılacak, toplum kesimleri birbirlerine ‘hınçlarını’ tattırmaya yönelecek ve böylece ‘helak hak edilmiş’ olacaktır.
İşin ilginç olan bir başka yanı da, zorbaların kendilerini ‘yenilmez’ ve ‘yıkılmaz’ zannetmeleridir. Oysa tarih nice güçlü, kudretli milletlerin, devletlerin çöküşüne tanık olmuştur:
“Ad kavmi de yeryüzünde haksızca büyüklük taslamış ve ‘bizden daha kuvvetli kim var?’ demişlerdi.” (Fussilet 15)
“Biz bunlardan önce nice kuşaklar helak ettik ki, onlar zorbaca yakalamak (baskı ve şiddet uygulamak) bakımından kendilerinden daha üstündüler; onlar bütün rızk yollarını tutmuşlar (ya da ölümden kurtulmak için kaçacak delikler aramışlar)dı. Var mı kaçacak bir yer?” (Kaf 50/36)
Bu ayetler, sadece ‘ezici fizik güçlerine’ dayanarak ayakta kalacaklarını zanneden zorbalara ilahî bir tokattır. 
Zira zulüm, hiçbir zaman pâyidâr olmaz. 
Dolayısıyla, “zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (Şuara 227)
İnkârcı zâlimlerin ise, “canı cehenneme!” (Mü’minun 41) onlar “cehennem odunu olacaklardır!” (Cin 15). Onların azabı, “acı bir azaptır” (İnsan 31); “kalıcı bir azaptır.” (Şûra 45)
Ve o zâlimler, azabı gördüklerinde; “geri dönmeye bir yol var mı?” (Şûra 44) diyeceklerdir.
O gün artık çok geçtir; orada o zalimlerin imdadına yetişecek hiçbir kimse de yoktur (Bakara 270; Âl-i İmran 192; Mâide 72; Hac 71; Rum 29). 
Şimdi tevbe edip zulümden vazgeçecekler içinse vakit vardır; af ve mağfiret kapısı da açıktır!
“Rabbimiz, bizi zâlimler topluluğuyla birlikte kılma/sayma!” (A’raf 40, 150)
“Rabbimiz, bizi bu zulmedenler topluluğuna dâhil etme!” (Mü’minun 94) Âmîn!
Abdullah Yıldız

14 Ağustos 2013 Çarşamba




EL-KAHHÂR 
"Kudretinin karşısında her şeyi aciz bırakan."
"Her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir galibiyet ve hâkimiyet sahibi."
"Düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan hale getiren."
"Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün, onlar tek olan, Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarılacaklardır." (İbrahim14/, 48)
MISIR,SURİYE,DOĞUTÜRKİSTAN,ARAKAN,GAZZE,KERKÜK,MALİ ve ÜMMET İÇİN.............

~Bu Yolda Mağlubiyet Yoktur~

“Elhamdulillahi ala kulli hal, siva’d–Delal” ...2563



Güzeli, rahatı, konforu, sıhhati, zenginliği ve her şeyin gönlümüzce olmasını şiddetle arzularız; ama ulaşamadığımız bir ukde olarak kalır içimizde nedense… Bir ömür çalışıp çabaladığımız, uğruna nice sıkıntılara katlandığımız, sahip olmak için insanüstü gayretler sarf ettiğimiz şeylerin çoğu, tatlı bir hayal olarak hep kaçar–durur önümüzde… Son nefesimizi verdiğimiz o sıkıntılı anda, sahip olmak istediklerimizin peşinde koşturmuş olmanın yorgunluğu ve bir o kadar da pişmanlığı gelip düğümlenir boğazımıza… Dünya hayatı; arzu ve isteklerimizi, hayal ve beklentilerimizi karşılamaktan uzaktır çünkü.

‘Güzel’ diye bildiğimiz şeyler, nice çirkinlikler barındırmaktadır aslında… Rahatın, zorluklarla; konforun, sıkıntılarla; sıhhatin, bilinmeyen hastalıklarla ve zenginliğin, bela ve musibetlerle dolu olduğuna, şu kısacık ömrümüz defalarca şahitlik etmiştir. Dünya hayatı böyledir ne yazık ki!..
Bu dünyada hiçbir şeyin gönlümüzün arzuladığı şekilde gerçekleşmediği bir gerçektir. O halde, elde edemediklerimize üzülmek yerine, sahip olduklarımızla mutlu olmanın yollarını aramak, en kârlı işlerden olsa gerek! Mademki böyledir, o halde hayatımızın her anını, yani düşüncelerimizi, hayallerimizi, olayları, bela ve musibetleri, zafer ve mağlubiyetleri mü’minlere has bir bakış açısıyla zinetlendirmemiz zorunludur. Olayları mü’mince değerlendirip mü’mince düşünmediğimiz ve mü’mince bir bakış açısına sahip olmadığımız müddetçe; hep kaybeden, zarara uğrayan musibetlerle boğuşan, mağlup olan tarafta yer alan kişiler olduğumuz zehabına kapılmamız kaçınılmaz olacaktır. Mü’mince düşünüp mü’mince görmek ise, yaşadığımız hadiselerin tamamına yani bela ve musibetlere, zenginlik ve fakirliğe, rahatlık ve sıkıntıya, galibiyet ve mağlubiyete… Allah’ın ve O’nun yüce Resulü aleyhisselatu vesselam’ın hikmet penceresinden bakabilmektir.
Mü’minin hayatında; bela ve musibetlerden veya başa gelen olumsuzluklardan ve hoşlanılmayan şeylerden dolayı üzülüp kederlenmek, kahrolmak, saç–baş yolmak gibi tepkiler olmamalıdır mesela… Mü’min için, bu dünyadan çok daha güzel ve hayırlı bir başka yer vardır çünkü. O yer, ahirettir ve ahiret; “Başıma gelen her şey Rabbimdendir. Rabbimden gelene ise razıyım” diyenler için, akla–hayale gelmeyen nimetler ve mükâfatlarla beklemektedir. Bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam, Mü’minlerin durumunu şöyle özetlemiştir:
“Mü’minin durumu, gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali, kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu, onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” 


Bu, Allah’a giden yolda, O’nun rızasına uygun bir yaşamda ve siratü’l müstakim çizgisi üzerinde iken kayıp ve zararın olmadığının, her an kazanç ve kâr halinin devam ettiğinin Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın dilinden veciz bir ispatıdır. Evet, mü’mince bir yaşamda kâr-zarar, kazanç–kayıp ikilemi yoktur. Her şey kârdır, her şey kazanç! Ve gerçek anlamda, “Galiptir bu yolda mağlup olan.” Bunun için tek bir şart vardır; o da iman, yani Mü’min olmaktır. Çünkü Rabbimiz galibiyet ve mağlubiyeti, kayıp ve kazancı, kâr ve zararı iman esasına bağlamıştır. “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz, en üstün olan sizlersiniz.” 

Dünyevi bir mağlubiyet yaşarken; yani ordu yenilmiş, pek çok şehit verilmiş, düşman karşısında geri çekilmiş, mallar talan edilmiş olsa bile, uhrevi bir zaferin kapıları aralanmaktadır aslında... Çünkü Mü’min görevini yapmış, Allah’ın dini ve O’nun rızası için çarpışmış ya şehid olmuş ya da yaralanmıştır. Galibiyet ve mağlubiyeti veren Allah olduğuna göre, Mü’min ancak Allah rızası için çalışıp çalışmadığından sorumludur. Sonuçta Mü’minin kazandığı, iki güzelden biridir: Ya şehid ve gazi olur, ya da zafer elde eder. Bu yolda mağlubiyet yoktur yani…
Olaylara mü’mince bakmak, aslında ilahi pencereden bakmak demektir. İlahi pencereden bakmak ise, her şeye güzel anlamlar yükleme sonucunu doğuracaktır. Hem zaten hangi olayın hayır, hangi olayın şer barındırdığını, Rabbimizden başka kim bilebilir? Öyle ya; “…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” düsturu, ilahi pencereden bakış açısını tüm hakikatiyle sunmuyor mu önümüze?!. O halde, olaylar karşısında imanımızı kontrol etmemiz çok daha isabetli bir durum olur. Eğer imanımızda herhangi bir hasar yoksa hiçbir şey aleyhimizde zarar değildir ve eğer imanımızda tahribatlar meydana gelmişse, hiçbir şey lehimizde kâr değildir.
Kadere teslimiyet ve Allah’ın hakkımızdaki takdirine rıza gösteren, her şeye en hayırlı tarafından bakma güzelliğini elde edecektir. 
Hayattan lezzet almak, her ne olursa olsun, içinde bulunulan durumdan güzel sonuçlar çıkarmaya bağlıdır. Güzel sonuçlar ise; ahirette cennet kapılarını aralamaya fayda sağlayacak amellerden dolayı, başa gelenlere rıza göstermekle çıkarılabilir ancak. İnsanlar, genel anlamda cennet ve cehennemlerini yanında taşımaktadırlar. Olayları salt bela ve musibet penceresinden görüp rıza ve teslimiyeti bırakarak isyana sapanlar, nasipsiz kalmayı göze almışlardır, ahiret hususunda… “Elhamdulillahi ala kulli hal, siva’d–Delal” diyenler ise, dünya dikenleri içinde, cennet bağının kokularını duyarlar. 
“Düşmanlarım bana ne yapabilirler ki? Ben, cennetimi ve gülistanımı yüreğimde taşıyorum. Nereye gitsem, sürekli benimle birliktedirler ve benden bir an olsun ayrılmazlar. Benim hapsedilmem halvet, öldürülmem şehadet, sürgün edilmem ise seyahattir.”
Mü’minler için hayat, Allah’a adandığı zaman değer kazanır ancak. Allah’a adanan bir hayat ise; zor ve sıkıntılardan, bela ve musibetlerden, zulüm ve işkencelerden ayrı olarak düşünülemez. Kısacık dünya hayatında karşılaşılabilecek en büyük zorluklar hapis, sürgün ve öldürülmedir. Bu zorluklar ise, Mü’mince bakış açısıyla halvet, seyahat ve şehadete dönüşüyorsa… O halde gerçekten düşmanlarımız bize daha ne yapabilirler?

NAŞİT TUTAR