20 Aralık 2013 Cuma

Efendim(sav) 'den...





Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor:
 “Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Müslümanın, müslüman üstündeki hakkı beştir: “Selamını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, davetine icâbet etmek, hapşırırca yerhamükallah demek.”
Buhari, Cenâiz 2; Müslim, Selam 4,(2162); Ebu Dâvud, Edeb 98, (5030); Tirmizî, Edeb 1, (2738); Nesâî, Cenâiz 52, (4,52).

Bismillahirrahmanirrahim

Bismillahirrahmanirrahim
"Her ne zaman onlar savaş çıkarmak için bir yangın tutuşturdularsa Allah onu söndürdü. Sırf fesat çıkarmak için dünyanın her tarafında koşup dururlar. Allah ise müfsitleri (bozguncuları) sevmez."
Kuran-ı Kerim, (Mâide Suresi, 5/64) [52]

Rızabillah Olmak

 “Kendisinden razı olandan Allahü Tealâ da razıdır.
Allah’ın takdirine rıza, evliyanın şanındandır.
Sevgiliden gelen bela bahşiştir.
Bahşişi kabul etmemek hatadır.
Allah Tealâ’nın yaptığında hayır vardır, O’nun yaptığı en güzeldir.”.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

13 Aralık 2013 Cuma

Sevgi Baht Olmuş Ezelden Bize...



Alaaddin Attar (k.s) anlatıyor:
Şâh-ı Nakşibend hazreteleri beni kabul edince, kendilerini o kadar sevdim ki, sohbetlerinden ayrılamayacak hâle geldim. Bu halde iken, bir gün bana dönüp;
"Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?" buyurdu.
"İkrâm sâhibi zâtınız, âciz hizmetçisine iltifât etmelisiniz, hizmetçinizde sizi sevmelidir" diyerek cevap verdim. Bunun üzerine:
"Bir müddet bekle, işi anlarsın" buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde, onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman;
"Gördün mü; sevgi bizden midir, senden midir?" buyurdu.

Beyt:

"Eğer mâ'şûktan olmazsa muhabbet âşıka,
Âşığın uğraşması mâ'şûka kavuşturamaz aslâ"

~Zayıf Olanın Yanında~

http://www.emlakhaberbulteni.com/wp-content/uploads/2013/04/fakir.jpg 

Kimsesiz, yoksul ve yetimlere sahip çıkmak, onlara şefkat göstermek mücellâ dinimiz İslâm’ın şiarlarındadır. Müslümanlar yaşadıkları beldelerde insanlar sıkıntıya düşünce onların yardıma koşarlar. Ellerinden geldiğince her türlü ihtiyaçlarını giderirler.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. fakir ve kimsesizlere sahip çıkar, onları korurdu. Fakirlere, fakirliğin sebep olabileceği ezikliği ve zilleti unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Onlarla birlikte bulunmayı tercih ederdi. Bir topluluğa girince önce fakirlerin yanına gider, gönüllerini alırdı. Zaten Efendimiz’in yaşayışı ve aile hayatı da onlardan farklı değildi. Hep sade yaşamayı tercih etti. Şöyle dua ederdi:
“Allahım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de fakirlerle birlikte haşret.” (İbn Mace; Heysemî)
Hz. Aişe validemiz r.anha;
– Ey Allah’ın Rasulü, niçin böyle dua ediyorsunuz, diye sorunca da şöyle cevap vermişti:
Çünkü onlar cennete zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Aişe! Fakirleri sev ve onları kendine yaklaştır. Böyle yap ki kıyamet günü Allah da seni kendisine yaklaştırsın.” (Tirmizî; Beyhakî)
Fakir ve kimsesizler gibi yetimler de müslüman beldelerde sahipsiz kalmaz. Anne babalarını kaybetmiş olsalar da müminler onların anne babası olur, onları gözetip kollarlar.
Cenab-ı Mevlâ müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de yetim hakkı yiyenleri açık bir dille uyarmıştır:
“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (Nisâ, 10)
Bu açık uyarının yanında Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. de yetimleri gözetip kollayanları şöyle müjdelemiştir:
“Bir kimse rahmet ve şefkatle bir yetimin başını okşarsa, elinin değdiği her saç teli için bir sevap yazılır, her saç teli için bir günahı silinir ve her saç teli için derecesi yükseltilir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 4/132)
Bu hadis-i şerifin bir diğer rivayetinde de Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurur:
“Her kim bir yetime veya yanında kalan yetime iyi davranırsa, ben ve o kişi cennette şöyle yan yana oluruz.” (Buharî, nr. 6005; Ebu Davud, nr, 5150; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/250, 365)
Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden Ebu’d-Derdâ r.a.’ın anlattığına göre adamın biri Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in yanına gelir ve kalbinin katı oluşundan yakınır. Allah Rasulü s.a.v. buyurur ki:
“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan bir yetimin başını okşa ve onu doyur.”
İbn Ömer r.a. yetim hakkı yemeyi büyük günahların arasında saymıştır. Abdullah ibn Abbas r.a. da kişiyi helak edici altı günahtan biridir, demiştir.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. Hz. Hatice r.a. ile evlendiğinde, Hatice annemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Efendimiz ona kendi öz çocuğu gibi bakmış ve yetiştirmişti.
Yine Efendimiz s.a.v., Ümmü Seleme ile evlendiğinde beraberinde dört yetimi vardı. Efendimiz s.a.v. ona, yanında yetim çocuklarının bulunmasının evlenmesine engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti. Şöyle buyururdu:
“Müslümanlar arasında evlerin en hayırlsı, içinde bir yetimin bakıldığı ve ona iyilikle davranıldığı evdir. Müslümanların evleri içinde en kötüsü ise içinde kötü muamele edilen bir yetimin olduğu evdir.” (Buharî, Edebü’l-Müfred, nr. 137; İbn Mâce, nr. 3679)
Yine buyurmuştur ki:
“Sen kendi çocuğunu nasıl terbiye ediyorsan, onu da öyle terbiye et, öyle cezalandır.”
Yetim hakkı yemek kadar, onu incitmek dövmek de büyük vebaldir. Hz. Ömer r.a. anlatıyor:
“Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:
– Yetime vurulduğu zaman onun ağlamasından Rahman’ın arşı titrer. Allah Tealâ her şeyi en iyi bilmesine rağmen meleklerine;
– Babasını toprak altına koyduğum yetimi ağlatan kimdir, diye sorar. Melekler;
– Ey Rabbimiz, bizim bu konuda bir bilgimiz yok, derler. Bunun üzerine Allah Tealâ;
– Sizler şahit olun ki, kim o yetimin gönlünü benim rızam için alırsa, ben de o kimseyi kıyamet günü yanımda olanlarla razı edeceğim, buyurur.” (İbn Adî, el-Kâmil, 2/722)
Bu hadis-i şerifi rivayet eden Hz. Ömer r.a. şöyle buyuruyor: Allah Rasulü s.a.v. bir yetim gördüğü zaman başını okşar ve ona lütufta bulunurdu.
Rivayete göre, Cenab-ı Mevlâ Hz. Davud a.s.’a şöyle demiştir:
– Yetime karşı şefkatli bir baba gibi ol. Şunu bil ki, bu hususta ne ekersen onu biçersin.
İslâm, fakir, kimsesiz ve yetimler kadar kadının hakkını da korumuştur. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. dünyayı şereflendirmeden önce özellikle kadınlar çok perişan haldeydiler. Kız çocukları ve kadınlar hor görülür, bir eşya gibi alınıp satılırdı. Hiçbir sosyal hakkları yoktu. Mal ve mirastan da uzak tutulurlardı. Hz. Peygamber s.a.v. bu çirkin adetleri kökünden kaldırdı ve en çok kadınların merhamete muhtaç olduklarını bildirdi. Onları ezilmekten kurtarıp o kadar yüceltti ki, “Cennet annelerin ayakları altındadır.” (Nesaî; Hakim) buyurarak cennete girmeyi öncelikle annelerin rızasına bağladı.
Efendimiz s.a.v. Veda Hutbesi’nde de şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını Allah’ın adıyla kendinize helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” 
Biz müminler olarak her daim doğruluk ve adaletin yanında oluruz. Zayıfları korur, onlara karşı vazifelerimizi bilir ve yerine getiririz. Böylece toplumu içten içe tüketecek yaralar iyileştirilmiş olur. Müminlerin gönüllerinde merhamet tohumları yeşerir, kalpler yumuşar, karşılıklı muhabbetimiz artar.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…

S.Mübarek EROL / Semerkand Dergisi

http://simuzer1001.files.wordpress.com/2009/02/65bebadcf39faccbd8b726c827176b42.jpg?w=561&h=399

6 Aralık 2013 Cuma

~Tartışma Hastalığı~(Biraz uzun ama bi o kadar da kıymetli bir konu)

Hz. Ali (a.s.) buyurdu ki: "Müslüman, kardeşinin aynasıdır; kardeşinizde bir yanlışlık gördüğünüzde, ona yüklenmeyin; onu irşad edin; ona nasihatta bulunun ve onunla iyi geçinin. İhtilaftan sakının."
 
Sözler ve sesler hiçbir dönemde olmadığı kadar çoğaldı. Her yanımız konuşan insanlarla dolu. Üstelik, çok konuşanların tavırlarından her şeyi bildikleri intibası da uyanıyor. Birbirlerinden farklı konuşsalar bile böyle.
Nasreddin Hoca yaşasaydı, herhalde “Sen de haklısın!” sözünü en çok kullanacağı zamanları görmüş olurdu. Çünkü herkes haklı görünüyor. “Yoğurdum ekşi” diyen yok.
Gerçekten herkes her şeyi biliyor mu artık? Ne kadar mevzu varsa, bilgisi, ilmi bu insanların zihninde mi gerçekten? Elbette mümkün değil. Fakat şartlar öyle görünmeye zorluyor insanları. Bugünün geçer akçesi biliyor görünmek. Bilmiyor görünmeyi kabullenmek, bilmiyorum demek çok zorlaştı. Haliyle biliyor olmanın iddiasını sürdürmek için de sürekli mücadele etmek şart oldu. Diksiyon, hitabet, dramatizasyon, demagoji, polemik… Bu mücadelede başarıyı sağlayacak usulleri öğrenmek, tekniğine uygun gelişmek gerekiyor. En önemlisi de ne kadar az biliyor olsan da kendinden emin görünmek gerekiyor.
Neden böyle olduğu ayrı bir konu. Fakat sebep ne olursa olsun, konuşanın az dinleyenin çok olduğu günlerden, ağzı olanın konuştuğu, iddia edip tartıştığı günlere geldik. Çocuklar da dahil, insanlar yarışırcasına konuşuyor, iddia ediyor, tartışıyor.
Ama bu yarışın bir bitiş çizgisi yok. Hakikati bulmaya yönelik bir hedefi, bir gayesi de görünmüyor. Nefesi yeten, çelme takmayı da öğrenip eksiltebildiği kadar adam eksilterek öne geçmeye çalışıyor. Fakat göğüsleceği bir ip olmadığı için durmadan koşması gerekecek.
Efendimiz s.a.v.’in “Ya hayır konuş ya da sus!” mübarek emri aklımıza geliyor. Bu emre uyulsa şüphesiz herkesin aklı, kalbi huzur bulacak. Ama dile sahip çıkılmadığında akla gelen öylece çıkar ağızlardan. Sonrası tartışma, münakaşa, nice sorun, nice gürültü ve yorgunluk demek. 

~Üstünlük Çabası~
Bir keresinde İmam-ı Azam hazretleri, oğlu Hammad’ı itikadî bir konuda birileriyle tartışırken görür ve susturur. Orada bulunanlar sorar:
– Biz seni başkalarıyla bu tür konuşmalar yaparken görüyoruz. Bizi neden engelliyorsun?
İmam-ı Azam hazretleri şu cevabı verir:
– Biz konuşurken arkadaşımız kayıp düşmesin, yanılmasın korkusuyla başımızda kuş taşır gibi dikkat ediyoruz. Siz ise arkadaşınızın yenik düşmesini istiyorsunuz. Arkadaşının düşmesini isteyen, (konu itikadî olduğu için) onu tekfir etmek istiyor demektir. Arkadaşının dinden çıkmasını isteyen kişinin ise kendisi küfre girer.
Bugünün tartışmaları da İmam-ı Azam hazretlerinin yasakladığı tartışmalara benziyor. Hakikati bulma amacı yok, sadece karşısındakine kaybettirmek isteniyor. Bir savaş gibi. Bunun elbette müslümana yakışır bir tarafı yok.
İnsanı böylesine bir mücadeleye iten ana sebep, muhatabı üzerinden kendisini faziletli, üstün, doğrudan yana gösterme isteğidir. Bu, terbiye edilmemiş bir nefsin, kötü ahlâkın alametidir. Çünkü kendini daha üstün, iyi, doğru gösterme çabası kibirdir, büyüklenmedir. Kibir ise bir ateştir, kişide iyilik, güzellik namına ne varsa yakar, yok eder.
Meseleyi medenilik-vahşilik bağlamında ele alırsak, başkasını kusurlu ve kendinden düşük göstermeye çalışmak vahşiliktir. İnsan tabiatındaki yırtıcılığın bir yansımasıdır. Nefs başkasını yenmekten, kırmaktan, eziyet etmekten zevk alır. Böylece güya üstünlüğünü ispat edecektir. Ama bunu istemek bile onun düşüklüğünü, bayağılığını ispat eder.
İnsanlarla tartışan, üstünlük mücadelesine girenler nefsin helak edici kötü sıfatlarını kuvvetlendirmiş olur. Böyle davranmak, çirkinliği yanında başkasına eziyeti de kapsadığından sürekli günah olarak yazılır.
Üstün gelme mücadelesi ortamda öfkeyi artırır, muhatapları hak ya da bâtıl ayırt etmeden konuştuğunu savunmaya sevk eder. Kavga ve sürtüşmeye sebep olur. Bu da başlı başına bir eziyettir.
Diğer taraftan bu tarz yaklaşımların nerede duracağı da belli olmaz. Birbiriyle münakaşa ve mücadeleye girişen kişiler, düşmanlığın en ileri seviyesindeki kötü sözlerle konuşabilir, hasımları susturmak ve engellemek için en kuvvetli çıkışları yapabilirler, bazen kelimeler de tükenir ve fillî şiddet doğar. 

~Şeytanın Sevinci~
Tartışmak, kendini üstün bilmekten, yani kibirden kaynaklanır. Kibir ise her iyiliğe engeldir. İnsanın hep kendini haklı göstermesi, başkalarının kalbini kırması, gönlünü incitecek söz sarf etmesi kötü huyun en belirgin alametlerindendir. Tartışma dinimiz tarafından yasaklanmıştır. Çünkü istenilen neticeyi elde etmeyi sağlamadığı gibi münakaşa esnasında söylenen sözler, yukarıda değindiğimiz gibi üzücü olaylara ve kavgalara sebep olabilmektedir. İmam Mâlik rh.a. şöyle demiştir:
– Tartışmak dinden değildir ve din büyüklerinin hepsi bunu yasaklamışlardır. Fakat muhatapları bid’at ehli bir kimse ise, onu doğruya davet için inat, husumet ve uzatma olmaksızın, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifleri delil göstererek konuşmuşlardır. Fayda vermeyince kendi haline bırakmışlardır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ashabının tartışmasını istemez, hele dinle ilgili konulardaki tartışmalardan özellikle uzak durulmasını emrederdi.
Mesela Ebu Hüreyre r.a.’ın rivayetine göre bir seferinde Allah Rasulü s.a.v.: “Kur’an hakkında tartışmak küfürdür.” (Ebu Davud, Sünnet, 5 (nr. 4603)) buyurmuştur.
Yine Ebu Hüreyre r.a. anlatıyor:
Biz kader hususunda tartışırken Rasulullah s.a.v. çıkageldi. Öyle kızdı ki öfkeden yüzü kızardı. Bize şöyle çıkıştı: “Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim! Bilin ki sizden öncekileri, dinî meselelerdeki tartışmalarının çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilafları helâk etti!” (Tirmizî, Kader, 1 (nr. 2134); İbn Mâce, Mukaddime, 10 (nr. 85))
Bir seferinde ise Allah Rasulü s.a.v. “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise, bu mutlaka tartıştıkları için olmuştur.” diye buyurmuş ve buna delil olarak da şu ayeti okumuştur:
“Onlar, ‘Bizim ilahlarımız mı hayırlı, yoksa o mu?’ dediler. Sana böyle söylemeleri sırf tartışmaya girişmek içindir. Doğrusu onlar münakaşacı bir millettir.” (Zuhruf, 58)
Demek ki hak ve hakikat üzere bulunan toplumlar, gruplar sonradan sapıttı ise bunun sebebi, dinî emirler ve yasaklar, iyi-kötü, hayır-şer şeklindeki değer hükümleri hakkında yersiz tartışmalara girmelerindendir.
Allah Rasulü s.a.v. diğer bazı hadislerinde de bizleri tartışmadan sakındırarak şöyle uyarmıştır:
“Kardeşinle münakaşa etme! Onunla alay etme! Ona, yerine getiremeyeceğin vaatte bulunma!” (Buharî, Edebü’l-Müfred, nr. 394; Tirmizî, Birr, 58)
“Allah Tealâ bir kavmi hidayete erdirdikten sonra, mücadeleye girmedikleri sürece o kavim haktan sapmaz.” (Tirmizî, Tefsir, 44; İbn Mâce, Mukaddime, 7; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/252)
“Bir kul haklı bile olsa münakaşayı terk etmediği müddetçe imanın hakikatini tadamaz.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/352, 353, 364; İbn Ebü’d-Dünya, Kitâbü’s-Samt, nr. 139, 666)
Hz. Lokman Hekim’in oğluna nasihati de kulaklarımıza küpe olmalıdır:
“Ey oğlum! Elinden geldiği kadar kavgadan, münakaşadan sakın! Dünya işleri için kendini fazla üzme! Kızdığın zaman sözlerine dikkat et, ölçülü olmaya çalış! Büyüklerin önünden yürüme! Bir kimse konuşurken araya laf sokma! Ey oğlum! Diline sahip olmayan sonunda pişman olur. Çok tartışan kötülenir.”
Süfyân-ı Sevrî k.s. de şöyle derdi:
“Münakaşa ve mücadele yapma. Haksızlık edip günaha girebilirsin. Her yerde sabırlı ol. Sabır, hayra ve iyiliğe, sonunda da cennete götürür. Hiddet ve gazaptan kendini muhafaza et. Bunlar insanı kötülüğe çeker. Kötülükler ise cehenneme götürür. Alimlerle tartışma, kıymetini düşürürsün. Allah Tealâ’nın yaptığı taksime razı olup rızkından memnun olursan, gönlü zenginlerden olursun. Cenab-ı Hakk’a tevekkül et, kuvvetli olursun. Dünya ehli ile onların dünya menfaatleri üzerinde münakaşa etme. O zaman Allah Tealâ ve insanlar seni sever. Mütevazi, alçak gönüllü ol, salih amelleri tamamlamış olursun. Merhamet edersen, her şey sana merhamet eder.”
Müslim b. Yesar rh.a. de şöyle demiştir: “Münakaşadan sakının. Zira münakaşa anı, alimin cahillik ettiği vaktidir. O vakitte şeytan alimin doğru yoldan sapmasını arzular.” 

~Tartışmanın Terki~
 Konuşana karşı susmak, söyleyecek sözü olduğu halde kendini tutup sabretmek cidden zordur. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Hatasını anlayıp tartışmayı terk eden kimseye Allah Tealâ cennetin ortasında bir köşk ihsan eder. Haklı olduğu halde tartışmayı terk eden kimseye ise, cennetin en yükseğinde bir köşk ihsan eder.” (Tirmizî, Birr, 58 (nr. 1994); Ebû Davud, Edeb, 8 (nr. 4800); İbn Mâce, Mukaddime, 7 (nr. 51))
Mümin şanına, imanına hiç yakışmayan bâtıl bir iddiaya girer de bunu bir noktada bırakırsa Cenab-ı Hak lütfuyla bir ihsanda bulunuyor. Haklı olduğu bir meselede iddialaşmayı bırakan ise öncekinden daha büyük bir sevap alıyor. Böylece haklı bile olunsa tartışmanın terkinde hayır olduğu ifade edilmiştir.
Münakaşanın terki aynı zamanda nefsin hastalığı olan kötü halin tedavisine de vesile olur. Kişi münakaşayı terk ettikçe kendisini üstün görmeye sebep olan kibrini kırar ve başkalarını küçük gören hayvanî sıfatını söküp atar. Hakikaten her hastalığın tedavisi o hastalığa sebep olan şeyden uzaklaşmakla mümkündür. Aksi halde tartışmaya devam etmek kişide alışkanlık haline gelir. Sonra bu hastalık benlikte öyle yer eder ki, kurtulmak çok zor olur.
Kişi sıkı bir tartışmacı olsa ve insanlar da bu kabiliyeti sebebiyle onu övse, o kişi halk tarafından kabul edildiğini, üstün biri olduğunu düşünür. İşte o zaman tehlike daha da büyümüş demektir.
İnsanda öfke, kibir, gösteriş, makam sevgisi, kendini üstün görmek gibi sıfatlar hakim olduğu zaman bunlardan kurtulmaya kolay kolay güç yetiremez. Bu huylardan birini temizlemek büyük bir gayret ve mücahede isterken hepsiyle nasıl baş edebilir? Tartışmada ise bütün bu kötü hallerin tamamı mevcuttur.
İnsan için en hayırlısı, aynı kıbleye yöneldiği müminleri suçlamaktan uzak durmasıdır. Yanlışı olan birini gördüğü zaman onu baş başa bir ortamda nezaketle uyarmalı, asla mücadeleye girmemelidir. Karşısındakine nasihatin fayda vermeyeceğini anladığı zaman ise bırakıp kendi nefsiyle meşgul olmalıdır.
Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurur:
“Dilini müslümanları kötülemekten çeken ve hata edeni gücünün yettiği en güzel bir üslupla ikaz eden mümine Allah rahmet etsin.”
Hişâm b. Urve r.a. diyor ki:
“Peygamber Efendimiz s.a.v. bu sözünü yedi defa tekrar etti.” (İbn Ebü’d-Dünya, Kitâbü’s-Samt, nr. 137; Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 3026.) 

~Edep ve Nezaket Yolu~
 İslâm, müminlere dine ve dünyaya ait bütün işlerde taassup ve ifrat göstermeyerek tahammüllü olmayı emrediyor. Hz. Peygamber s.a.v. yirmi üç yıl insanları dine davet etti. O hikmetle, etkili nasihatlerle davette bulunmak, ılımlı hareket etmek hususunda en güzel örnekti. Çok şefkatli ve merhametliydi.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber s.a.v.’e hitaben buyuruluyor ki:
“(Rasulüm!) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (Nahl, 125)
Bu ayet, İslâm’ın davet prensibini ortaya koymaktadır. Allah yoluna hikmet ve güzel sözle çağırmayı emretmektedir. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba sözlerle, taassupla hareket etmenin yararı değil, zararı verdır. Hikmet ve tatlı dil ise gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkmışları yola getirir. Yani münakaşa davet metodu değildir. Amacı karşıdakini susturmaktır. Hasım cevap vermeyip susabilir ama gönlü kabul etmez. Onun için ayette cedel ve tartışma davet metodu yapılmamış, Allah yoluna sadece hikmetle ve güzel öğütle çağırılması ve en güzel biçimde çaba gösterilmesi emredilmiştir.
Gerçek mümin de kimseyle cedelleşmez, münakaşa etmez. Bilir ki münakaşa düşmanlıkların çoğalmasına sebep olur. Herkesle iyi geçinir, sert davranmaz. Kalp incitmekten korkar. Kalpleri Allah Tealâ’nın evi bilir.
Aynı şekilde fitne de çıkarmaz ve buna sebep olmaz. Dine ve dünyaya zarar verecek işlerden sakınır. Güler yüzlü, tatlı dillidir. Allah Tealâ’nın hoşnutluğunu kazandıracak işler yapmak için gayret eder. Sabreder, affeder. Her anlaşmazlıkta, her sıkıntıda kusuru önce kendisinde görür. Salih ve sadık insanlarla arkadaşlık eder, onlarla yakınlık kurar.
Uygun bir şekilde hakkı söylemenin dışında tartışmayı terk etmek, öfkeden uzak durmak, yumuşak davranmak ve insanlarla iyi muamele etmek ariflerin ahlâkındandır. Zira iyiliğe karşı iyilik her kişinin işidir. Fakat kötülüğe karşı iyilik ise er kişinin işidir.
Veli kullar, “Bizim yolumuz tartışarak mücadele yolu değil, sevgi ve muhabbet yoludur” ilkesiyle hareket etmişler, başkaları ile kavga ve mücadele yerine nefsle mücahede ve gönüllerin fethini prensip edinmişlerdir. Kendilerine yöneltilen tenkitlere dahi genellikle sükûtla cevap vermişlerdir.
İslâm, ilişkilerde ılımlı olmayı, nezaketi ve güzel üslubu terk etmemeyi emretmektedir. Kur’an-ı Kerim’de “Sen, kötülüğü en güzel şekilde sav.” (Müminûn, 96) buyurulmaktadır. Bu ayet-i kerimede insanlarla münasebetlerde en güzel davranış şekli bildirilmektedir. Bu da kötülük yapanın düşmanlığını dostluğa, öfkesini sevgiye dönüştürmek için ona iyilik yapmaktır. Diğer bir ayette ise, “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost olur.” (Fussılet, 34) buyurulmaktadır. İçimizde tartışma kıvılcımı çaktığı zaman bu ilahî emri hatırlamak ve ahireti düşünmek bizi yanlışa düşmekten alıkoyacaktır. Zaten ahireti dünyaya tercih etmemiz gerektiğini, kendi nefsi adına insanlara galip gelmenin ahirete faydası değil zararı olduğunu biliyoruz. Bu şuur benliğimizde yer ettiği zaman ahlâkımız güzelleşecek, Mevlâmız’ın rızasına yaklaşmış olacağız.
Allah Tealâ yüce kitabında cennetteki kullarından söz ederken “Onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: ‘Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun!’ …” (A‘raf, 43) ve “Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar.” (Hicr, 47) buyurmaktadır.
Bu kardeşlik duygusundan daha güzel bir duygu yok. Elbette cennette değiliz, burası dünya. Ama bu dünyayı cehenneme çevirmenin herkesten önce kendimize zararı var.

Siraceddin ÖNLÜER / Semerkand Dergisi
 

29 Kasım 2013 Cuma

~İlahi Feyzi Korumak~


Tasavvuf yolu, kişinin kalbine gelen ilahî feyzi muhafaza etmesi için bir vesiledir.
Yapılan her ibadetin kalbi aydınlatan bir nuru vardır. İbadetler kulun amel defterine sevap olarak yazılır ve kul ahirette mükafat olarak amelinin karşılığını görür.
İbadetlerin sevabı olduğu gibi binlerce fazileti de vardır. Bir ibadet, kulun kalbine Arş-ı Alâ’dan feyz, rahmet ve bereket çeker. İndirilen ilahî feyz gökten inen yağmurun toprağı beslemesi gibi kalbi besler.
Allah Teala’nın kudretiyle yarattığı dünya atmosferindeki hava nasıl bitmez, tükenmez ise, Allah Teala’nın feyz ve inayeti de tükenmez. Hiç kesilmeden yeryüzüne iner. İnen bu feyzi kalbine alıp muhafaza etmek müminin vazifesidir.
Büyükler “Kalbe gelen ilahî feyzi korumak, elde etmekten daha zordur.” buyurmuşlar.
Şeyh Ebu’l Abbas k.s. hazretlerinin beyanına göre kulun feyz-i ilahi’yi elde etmesi, Allah Teala’nın ona bir ikramıdır. Aldığı feyzi muhafaza etmek ise kulun Allah’a karşı vazifesidir. İlahî feyz kalbe muhabbet, imana kuvvet, ibadet ve taate lezzet verir.
İşlenen günahlar kalbin ilahî feyzi almasına engel olduğu gibi, elde edilen rahmetin kaybedilmesine sebep olur. Çok amel yaparak kazanılan manevi güzellikleri bir günah işleyerek kaybetmek akıl kârı değildir. Mühim olan amelin az da olsa devamlı olması ve kalbin günahlardan muhafaza edilmesidir. Tasavvufun temeli de budur. Müminlik ve sofilik sıfatı, kalbi günahlardan muhafaza etmeyi gerektirir.
Sadat-ı Kiram, feyz-i ilahîyi muhafaza etmenin yollarını yaşantıları ile bizlere göstermişlerdir. Sâdat-ı Nakşibendî’nin ulularından Hâce Ubeydulah Ahrar k.s. hazretlerinin hayatından bir örnek verelim.
Büyük zatlardan biri gelip bütün geceyi Ubeydullah Ahrar k.s. hazretlerinin huzurunda geçirdi. Hayret ile gördü ki, iki dizi üzerinde oturan Hace Hazretleri k.s. bütün gece murakabe ile meşgul olup hiç kımıldamadan bu vaziyette kaldılar. Oysa mecliste bulunanlar defalarca kez oturuşlarını bozmuşlardı.
Tasavvuf edep yoludur. Bu yolda sadece kazanmak değil, edebe riayet ederek kazandıklarını muhafaza edebilmek önemlidir. Kazandıklarını nefsin anlık bir isteği için harcamak ahmağın, muhafaza etmek ise akıllının işidir. Hace Ubeydullah Ahrar k.s. hazretleri buyuruyor ki:
" Ben tasavvufu kitaplardan okumakla değil, halka hizmet etmek ve Hakk’a edep göstermekle öğrendim. Herkesi bir yoldan götürürler, beni hizmet yolundan götürdüler. "
Kişinin olmuşluğu, hali ve ahlâkındaki güzellik ile ölçülür. Hazret i Mevlana k.s. Mesnevi'i Şerifte şöyle buyuruyor:
"Oğlum şu misaldeki adam gibi olma! O adam ki minber dibinde vaaz dinleyip ağlar, sokağa çıkınca kaşık alıp oynar. Bu olmuşluk değildir. Minber dibinde kazandığını, sokağa çıkınca kaybetme.”
Yine Hace Ubeydullah Ahrar k.s. şöyle buyurmuştur:
-”Mevlâna Hâmuş hazretlerinden işittim ki şeriat, tarikat ve hakikat her işte mümkündür. Alim ile arifin işi de budur.”
Bu sözü şöyle izah edelim: Mesela kul dilini yalan söylemekten muhafaza ederse şeriata uymuş olur. Ancak dilini muhafaza etse de kalbinden yalan söylemeye meyletmiş olabilir. Kişi kalbinin yalana meyletmesi halinden kurtulursa, bu da tarikattir. Ne dilinde ne de kalbinde yalana yer yoksa, bu da hakikattir. Alimlerin ve ariflerin her meselede ölçüleri bu şekildedir.
Bir niyet dört merhaleden geçer: Meyil, rağbet, irade ve azim. Aynı örnek üzerinden devam edersek; “Yalan mı söylesem?” düşüncesi kalbin bir niyete meyletmesidir. Rağbet, kalbin meyline itibar göstermek, o niyete yönelmektir. İrade ise ya rağbeti karara dönüştürmek ya da iman ve ilim ile rağbet gösterdiği niyeti muhakeme etmektir. “Yalan söyleyerek kandırabilirim ama büyük günahlardan birini işlediğim için kalbime zarar vermiş olurum. Çünkü bu günah kalbime gelen feyz ve rahmeti keser.” Kişinin bu iç hesaplaşmadan sonra “Bu yalanı söylemeyeceğim!” demesi ya da sonucunu bile bile söylemesi ise niyetin azime dönüşmesidir.
Niyetlerimizi her zaman bu usûl üzere kontrol etmemiz lazım ki kalbimize ilahî bir emanet ve ihsan olarak gelen feyzi muhafaza edebilelim.
Mehmet ILDIRAR (Mehmet Yarbay – Ruhuna Fatiha)

14 Kasım 2013 Perşembe

Vefa Nedir , Bilir misin ?

 
Vefa, sözünü yerine getirme, sözünde durma, sevgi, dostluk ve bağlılıkta kararlılık ve dini sorumluluklarını yerine getirme anlamlarına gelir.
"...Allah’a bir kez iman edilir. Bir kez dost olunur. Bir kez aşık olunur ve bir daha sonsuza kadar asla bırakılmaz. Sadık ve vefalı mümin, başına her ne gelirse gelsin, hep aşkla “Allah” der. Gerçek iman, gerçek Allah sevgisi, gerçek vefa ve sadakat budur...."
Gerçek vefa, Allah’a verilen sözlere sadık kalmaktır. Örneğin, ‘Ben Allah’ın kuluyum… Ben yalnızca Allah’a kulluk ederim… Dinim İslam’dır” ifadeleri söz verme anlamındadır. Vefalı olmak, bu sözleri fiili olarak da doğrulayarak, sadakatle Allah’ın sınırlarını korumak, kulluk sorumluluğunun bilincinde olmak ve Allah’ı derin bir aşkla sevmektir.
Vefa tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır. Samimi inanan insan vefalıdır, sadıktır. Rabb’inin rızasını kazanma yolundaki engel ve zorlukları aşmak için azimle çaba harcar, yapması gerekenleri titizlikle yerine getirir. Bu anlamda vefa ve sadakat, müminlerin yaşamları süresince ihtiyaç duydukları ve kendilerine Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün ahlak özellikleridir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular müminlerin silahıdır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır. 
Kur’an, gerçek iyileri, “ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler” ifadesiyle tarif eder. Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar: “Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Allah’ın tarif ettiği müminler ise doğru sözlü, dürüst, güvenilir, sadık, vefalı ve sorumluluk sahibidirler. Küçük dünyevi çıkarlar ardında koşmazlar.  “Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyen) riayet edenlerdir. (Mearic Suresi, 32) Bu yüzden, bir ahdi yerine getirme ya da bir emanete en güzel şekilde uyma konusunda güven duyulan insanlardır.
Ahitleşme ve emanet konusu oldukça önemlidir. İnsan, eğer kaldırabiliyorsa ahitleşmeli ve emaneti üstlenme sorumluluğunu almalıdır. Ahdi tutmamanın ve emanete ihanet etmenin önemine Kur’an’da dikkat şöyle çekilir:
 … Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.
(İsra Suresi, 34)
 Ey iman edenler, Allah’a ve resulüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin. (Enfal Suresi, 27)
Ancak kişinin yapabileceği halde, üşengeçlik ya da başaramama endişesiyle bu sorumluluklardan kaçması da yanılgıdır. Hayırlı bir işi bahanelerle yapmamak da insan üzerinde vebal olur. Allah yolundaki mücadeleden bu geçersiz bahanelerle kaçmak itaatsizliktir. İnsan samimi niyet, çaba ve dua ile sorumluluğunu üstlenmelidir. Sadık ve vefalı olduğunda insan, emrolunduğunu büyük bir teslimiyetle yerine getiren melekler gibi olabilir.
Vefa şeytanı müthiş kızdırır.  “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53) ifadesiyle dikkat çekildiği gibi müminler, şeytanın planlayıp uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar. Kendi hatalarını düzeltmeye çalışır, mümin kardeşleri bir hata yaptığında bırakıp gitmez, ona destek olur, yardım ederler.
İşte gerçek sevgi de budur. Bir mümin ahirette yalnızca kendi vereceği hesabı düşünmez. O, kardeşlerinin de sonsuz kurtuluşuna vesile olabilmeyi ister. Bu sevgi herhangi bir dünyevi çıkar kaygısı ile bozulmamış sevgidir; Rabb’lerinin müminlerin kalplerinde kıldığı bir nimettir.
Sevgi, Allah rızası için olmalı, insan sevdiğini Allah’ın tecellisi olarak sevmelidir. Bu sevgide şefkat ve koruma hisleri hakim olmalıdır. İnsan sevdiği kişiyi sağlığında da hastayken de sevmeli hatta hastayken ya da yaşlandığında daha fazla sevgi duymalıdır. Sevgi Allah rızası için olmadığında ise bir hastalık ya da bir kaza durumunda kişinin dostları birer birer yaşamından çıkar.
Örneğin önemli bir hastalığa yakalanan kişi, tedavisi için gerekli olan parayı karşılamak amacıyla  önce malını mülkünü satar. Maddi varlığının ardından eşini, dostunu, çevresini ve sağlığında gördüğü sevgi ve saygıyı yitirir. Sevgi, Allah rızası temeli üzerinde değilse kişi sonunda bu vefasızlıkla, bu acı gerçekle karşılaşacaktır. İnsan, Allah’ın hoşnutluğunu asıl amaç haline getirirse, o zaman mutlu olur. Allah ona huzur ve güzellik verir. Aksinde ise canı çok yanar; vefasızlık çok can yakıcıdır. İnsanın, parası, toplumdaki yeri ya da güzelliği için sevilmesi ya da sevmesi oldukça aşağılayıcıdır; sonu ise ürkütücüdür.
İman sahipleri, müminlerin sayılarının azlığını ve her bir mümini Allah’ın seçtiğini düşünerek, O’nun seçtiği kulu beğenmemenin hata olacağını bilirler. Birbirlerini koruyup kollar, her koşulda birbirlerine destek olur, birbirlerinin hatalarını bağışlar, birbirleri için dua ederler. Yüce Allah müminlerin, Allah yolunda “birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak” inkarcı görüş ve felsefelere karşı mücadele ettiklerini bildirir.
Allah, sadakat ve vefa konusunda imtihan eder. Güzel tavırlar sergileyip, güzel söz söylemek önemlidir. Kötü söze ya da kötü davranışa güzellikle karşılık vermek de imtihanın bir parçasıdır. Vefalı insan, hata yaptığında dostunu yalnız bırakmaz, bağışlayıcı olur. Son kez affetme” düşüncesi müminin sözlüğünde olmaz; o, Allah için bağışlar.
Vefalı insan, beklentisi olmayan, çıkar gözetmeyen kimsedir. Müminin özverisi ve vefası; onun, Allah’ı kendi nefsinden, yaşamından ve sahip olduğu maddi manevi herşeyden daha çok sevdiğinin açık göstergesidir. O, Allah’ın sevgisini kazanabilmek için, içinde asla burkuntu olmadan herşeyini yolunda feda edebilir. Canı, malı ve herşeyi ile Rabb’ine teslim olmuştur.
Zorluk zamanlarında insanın aşkı, sadakati ve vefası daha ortaya çıkar. Bediüzzaman’ın da söz ettiği gibi, elmasla kömür burada ayrılır; bu, insanın ateşle imtihanıdır. Ham altın ateşe konulduğunda işe yaramayan, kötü kısım üste çıkar. O kısım atıldığında saf/tertemiz altın kalır. Allah da insanları böyle zorlukla imtihan eder. Ancak imtihanda hep iyi olanlar, hep güzel ahlaklı olanlar kazanır. Kaliteli, aklı başında, yiğit, dürüst, samimi müminler zorluklardan asla etkilenmez, her zaman sadakatlerini devam ettirirler.
Allah’a bir kez iman edilir. Bir kez dost olunur. Bir kez aşık olunur ve bir daha sonsuza kadar asla bırakılmaz. Sadık ve vefalı mümin, başına her ne gelirse gelsin, hep aşkla “Allah” der. Gerçek iman, gerçek Allah sevgisi, gerçek vefa ve sadakat budur.
Bugün, büyüklerine sevgi ve saygı duyan, sadık, vefalı, şefkatli, merhametli, derin düşünen, Allah’tan başka kimseden korkmayan, birisi çirkin bir söz söylediğinde, söyleyeni uyaran, sevdiklerini koruyan insanların sayısının artmasına ihtiyaç vardır.
Allah, az sayıda da olsalar müminleri bulundukları yerden alır, bir araya getirir, onları birlikte kılar ve cennete hazırlar. Müminler arasındaki kardeşlik, derin sevgi, vefa ve muhabbet, cennet halkının özelliklerindendir. Allah’ın dünyadaki tecellileri olan müminlerle beraberse insan, umulur ki Rabb’i onu ahirette de ahdine vefa gösteren müminlerle birlikte kılar.
Peygamberimiz (sav)’in, kulun Allah ile olan ahdi konusundaki duası bizlerin de duası olsun:
“– Allâhım! Ben Sen’in kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve va’dine sadâkat gösteriyorum!” (Buhârî, Deavât, 16)
Fuat Türker

22 Ekim 2013 Salı

Seyyid Muhammed Raşid (k.s) Hz'nin Afyondaki Son Sohbeti...


Bismillahirrahmanirrahim
Ellhamdülillahi rabbil âlemîn. Vessalatü vesselamü alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.
Allah (c.c.) biz Müslümanlar'a büyük nimetler bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükretmemiz lazımdır. Bu nimetlerin birincisi ve en önemlisi Allahü Teala'nın bizi İslâm'la şereflendirmesidir. Bu nimete karşılık Allah'a çok ibadet etmemiz icab eder. Zaten namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek gibi ibadetler de Allah'ın bize dünyada bahşettiği en büyük nimetlerden değil midir? Bu ibadetlere karşılık Allahü Teala(c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazırlamıştır; orada ebedi olarak kalacaklardır. Buna göre ibadetlerimizi arttırmamız gerekir.
Allahü Teala (c.c.) bize hidayet yolunu
göstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfu Rabbani'ye icabet etmediklerinden dolayı onlara ebedi cehennem ateşi ve azabını hazırlamıştır. İnsan şöyle bir düşünse, parmağını tuttuğu bir mum alevinin vereceği acıya dahi dayanamaz. Bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olur da ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan kaçınmaz ve ibadet yapmaz? İşte bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmalıyız.
Allahü Teala (c.c.) bütün dünyanın servetini bize vermiş olsaydı Müslüman olmanın bedelini yine de karşılayamazdık.
Bu nimetlerin ikincisi Allahü Teala'nın (c.c.) bizleri en son ve en büyük peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) ümmetinden kılmasıdır. Nasıl ki, Hazreti Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin en efdali ve en üstünüdür, onun ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. Hazreti Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz'a baktığı zamarı, orada Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş de "Ya Rabbi! Keşke beni de Hazreti Muhammed (s.a.v.) ümmeti olarak yaratsaydın. Başka birşey istemezdim" diye buyurduğu rivayet edilir. İşte biz böyle büyük bir peygamberin ümmetiyiz. Buna layık olmaya çabalayalım.
Hazreti Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte `Benim ümmetimin (ilmiyle amil) alimleri Beni İsrailin peygamberleri gibidir. (Bu, büyüklük bakımından değil hidayet bakımındandır.)" buyurmuştur. Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendisini irşad etmiş, bir kısmı yalnız kendi aile ferdlerini, bir kısmı içinde bulunduğu kabilesini, bir kısmı da yalnız içinde bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Hazreti Peygamber (s.av.)'in ümmetinin velileri, mürşid-i kamiller ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kimselerin hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.
Cenabı Hakk'ın bizlere farz kılmış olduğu namazda huşu ve takvaya da çok dikkat etmemiz gerekir. Namaz peygamber (s.a.v.)'e miraçta farz kılınmıştır. ilk önce elli rekat olarak fart kılınmıştır. Bu emirle Rabb'in huzurundan dönen Hazreti Peygamber (s.a.v.) altıncı kat semada Hz.Musa (a.s.)'ın ruhaniyeti ile karşılaşır. Hz.Musa (a.s.), Rasulüllah Efendimiz'e (s.a.v.) elli vakit namazın çok olduğunu, bunun ahir zaman üm-
metine ağır geleceğini, Allah (c.c.)'tan namaz vakitlerini azaltması için niyazda bulunmasını söyler. Rasulüllah (s.a.v.) da tekrar Allahü Teala'nın (c.c.) huzuruna varıp,
elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Allahu Teala'ya (c.c.) niyazda bulunur. Allahü Teala (c.c.) da namazları on vakit azaltarak kırk vakte indirir. Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.) geri dönerken tekrar Musa Aleyhisselam ile karşılaşır. Hazreti Musa (as.) yine bu kadar vakit namazın çok olacağını söyler ve biraz daha azaltılması için tekrardan Allahü Teala (c.c.)'nın huzuruna gitmesini söyler. Bu gidip gelmeler birkaç kez daha tekrarlanır ve namaz vakitleri sonunda beş vakte indirilir. İşte böylece Muhammed Aleyhisselam ümmetine her gün beş vakit namaz farz kılınır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Musa Aleyhisselam'm bizzat kendisi ile değil ruhaniyeti ile görüşmüştür. Elbetteki Allah'ın (c.c.) dostları ölmez. Onlar için sadece nakil söz konusudur. Mekan değiştirirler. Onların himmet ve yardımları daima vardır.
Musa Aleyhisselam, Hazreti Muhammed (s.av.)'in ve O'nun ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.) yanındaki değerini Levh-i Mahfuz'da gördükten sonra şöyle der: "Ya Rabbi! Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in ümmeti olamadım. Bari ümmetini görenlerden olsaydım" deyip derin bir arzu ediyor. O sırada İmam-ı Gazali'nin ruhaniyeti (rahmetullahi aleyh) oraya gelir ve Musa Aleyhisselam ile görüşürler. Musa Aleyhisselam; -Sen kimsin? diye sorunca, İmam-ı Gazali: Muhammed oğlu, Muhammed oğlu, Hamid oğlu İmam-ı Gazali'yim diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hazreti Musa (as.): -Künyeni neden bu, kadar uzun söyledin? Yalnızca İmam Gazali deseydin kifayet etmez miydi? diye sorar. İmam-ı Gazali de (rh.a.) şöyle cevap verir:
-Allah (c.c.) Hazretleri ile kelam konuşmaya gittiğin zaman sana `Sağ elindeki nedir?'diye sorduğunda, sen onu tanıtırken `0 benim asamdır. Ona dayanır ve onunla davarlarıma yaprak silkelerim ve onda benim başka hacetlerim de vardır' (Taha, 18) diye uzun uzun anlattın, kısaca cevap verseydin yeterli olmaz mıydı?" şeklinde sorusuna soruyla cevap verir. Hazreti Musa Aleyhisselam da buna cevap olarak:
-Ben Allahü Teala (c.c.) ile biraz daha fazla konuşabilmek için uzunca açıkladım, der. İmam-ı Gazali de (rh.a) cevap olarak:
Sen, Allah'ın (c.c.) büyük peygamberlerindensin. Kelimullah'sın. Kitab verilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine nail olmak için uzun açıklamada bulundum, der.
İşte Musa Aleyhisselam ile bu derece yakın olabilen İmam-ı Gazali (rh.a.) zamanının en büyük alimlerinden birisiydi. Fakat önceleri tasavvufi yoldan uzak ve bu yolu da benimsemeyen bir zat olduğu, kardeşi ile aralarında geçen bir hadiseden sonra tasavvufa yöneldiği ve kısa zamanda gavs olduğu rivayet edilir.
Bizler de içinde bulunduğumuz bu nimete layık olmak için çok çalışalım, Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellem'e hakiki ümmet olmaya gayret edelim.
Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür. Hasan-ı Basri (r.a.) bir gün çarşıya çıkmış ve bir dükkana oturmuş. Bakmış ki bir adam çarşıda elini kolunu sallaya sallaya, gururlu ve kibirli bir şekilde geziniyor. Hasan-ı Basri (rh.a) sorar.
" -Bu kimdir ki böyle gururla ellerini kollarını sallaya sallaya yürüyor?" Orada bulunanlar:
-Bu şahıs padişahın hizmetçisidir. 0nun için böyle gururla yürüyor" derler.Bunun üzerine Hasan-ı Basri (rh.a.):
"-Ben de sultanlar sultanı Allahü Teala'nın (c.c.) kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim" der ve çarşının içinde ellerini kollarını sallaya sallaya bir müddet gezinir.
Bizim de üzerimize düşen, sultanlar sultanına çok ibadet edip, çok çalışmamızdır. Zaten Allahü Teala (c.c.) "İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" diye buyurmuştur (Zariyat). O'na layık olmaya çalışalım. Bizlere bildirmiş olduğu hayırları yapmaya gayret edelim. Zaten Allahü Teala da (c.c.) şöyle buyuruyor. "Azaba duçar olmadan önce (tevbe edip) Rabbiniz'e dönün ve ona teslim olun.Sonra yardım olunmazsınız. Ansızın haberiniz olmadan azap size gelmeden önce Rabbiniz'den size indirilenin en güzeline (nehyedildiklerinizi bırakıp emrolunduklanıza) tabi olun." (Zümer, 54-5) Dünyada yapılan günahların hesabı, azabı ve cezası ahirettedir. Ölmeden önce iyi amelde bulunmaya acele edin. Bir insan tek başına, yalnızken, günah işleme fırsatı olduğu halde, Allah'tan (c.c.) korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) ona çok büyük ecir ve sevap veriyor. Bu davranış (günahtan kaçış) mümin için en hayırlı iştir. Bu hal imanın kemale erdiğinin alametidir.
Kalabalıktan çekindiği için günah işlemeyen kimseye sevap yoktur ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken günah işlemeyene çok sevap vardır.
Herkesin birbirinden kaçacağı o günde, bütün insanlar hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete bir kısmı da cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Daha sonra herkes ayrıldıkları yerlerine gitmeden önce; anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Onların bu vedalaşmaları 500 yıl sürer. Vedâalaşma bitince melekler onlara gelecek ve " Vedalaşma bitmiştir. Artık birbirinizden ayrılın" diyeceklerdir.
Sonra da herkes hak ettiği yere gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.) seslenir:
" -Ey Adem oğulları! Şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır, bana itaat edin, doğru yol budur, diye size bildirmedim mi?" (Yasin, 60-61)
Yine Allahü Teala (c.c.) şöyle buyurur:
" -Bugün onların ağızlarını mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak ve ayakları da neler işledilerse ona şahitlik edeceklerdir."
(Yasin 65).
İnsanların omuzlarında iki melek vardır. İşlenen günahı tevbe edebilir diye sağdaki melek soldakine yirmidört saat yazdırmıyor. Bu vakit zarfında tevbe etmezse, defterine bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise, her sevap ve iyilik için ondan yediyüz katına kadar sevap yazdığı oluyor. Hiç beklemeden hemen yazıyor. Bundan büyük bir nimet olur mu?
Allahü Teala(c.c.) kulunu bağışlayıp affetmek için adeta ufak bir bahane arıyor. Madem Allah (c.c.) bahane arıyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, ona kanmayalım.
Sofiler ayakta çok beklediler. Onun için sohbetime burada nihayet veriyorum. Allah (c.c.) hepinizden razı olsun. İnşaallah nasib olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz. Bu maksatla buradan ayrılıyoruz.......
İlim, irşad ,ümmet-i Muhammed'e hizmet ve sünnet-i seniyye yolunda geçen bir ömürden sonra 22 Ekim 1993 Cuma günü Ankara'da rahmet-i Rahman'a kavuşmuştur rahmet ve hasretle hatırlıyoruz....

21 Ekim 2013 Pazartesi

~Dua Eden Bilir~




DUALAR NEDEN GEÇ KABUL OLUR VEYA BAZEN KABUL OLMAZ ?

Cenab-ı Hakk mahşerde huzuruna getirilen bir kula hitaben;
- Ben sana bütün ihtiyaçlarını bana arz et, benden başkasına ihtiyaç arz etme buyurmadım mı? dediğinde:
- Evet Yarabbi, ben de ihtiyaçlarımı hep zatına arz etmiştim… diye cevap verip bazı duasının kabul edilmediğini belli etmesi üzerine Hakk Teâlâ:
- Ben senin her duana icabet ettim, her istediğini verdim. Bazısının icabet eserini bu güne bırakarak senin için sakladım. Şimdi onu al, gözün aydın olsun, der.
O kulun icabet eseri olarak gözler görmedik nimetleri müşahede ettiği anda:
- Ne olaydı, dualarımın hiçbiri dünyada kabul edilmeseydi de icabet eserlerini burada görseydim! diyerek esef edeceğin hadis-i şerif de bildirilmiştir.
Şu halde icabette acele etmek hikmete uymadığı gibi, her duanın kabulünde acele edilmedikçe kabul hedefine ulaşacağı Peygamber Efendimiz s.a.v tarafından haber verilmiştir.
“Günahkârların inlemesi, âbidlerin tesbihinden daha sevgilidir.” hadisine bakarsak, dua edenin Cenab-ı Hakk tarafından sevilmesi bazen kabulünü geciktiriyor. Tersine dua edene gazap edilmesi ise kabulünü çabuklaştırıyor.

Hikem-i Atâiyye Şerhi


Bediüzzaman ın ifadesiyle: "Duâ eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder."

1 Ekim 2013 Salı

~İyiye Doğru~

Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker, yani iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, mücella dinimiz İslâm’ın temel esaslarındandır. Fert yahut toplum olarak iyiliği yaymak, kötülükleri de ortadan kaldırmak müslümanların en belirgin özelliklerinden biridir. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte, bunlar salih insanlardandır.” (Âl-i İmran, 114)
Ferdin ve toplumun huzuru için insanların Hak ve hakikatle irtibatının sağlanması ve korunması, ihmal edilemeyecek kadar önemli bir vazifedir. Bu konuda hiç kimse ‘bana ne’ diyemez, dememelidir. Her müslüman sorumluluk şuuruyla gücü nisbetinde bu ilahî görevi yerine getirmelidir. Hiç kimse için bir şey yapamıyorsa dahi evlad ü iyali için çaba göstermeli, sözleri kifayetsizse dahi hal hareketiyle, ahlâk güzelliği ile örnek olmalı, özendirmelidir.
İyilik ve kötülük (İslâmî tabirle maruf ve münker) biri olmayınca diğerinin onun yerini aldığı zıt iki unsurdur. Eğer bir toplumda iyilik ve güzellik yaygın hale gelirse kötülükler gittikçe azalır. Aynı şekilde, Allah muhafaza, iyilik azalırsa kötülük yayılır. Böylece toplumu nice fitneler, fenalıklar kuşatır. Hem dünya hem de ahiret huzuru elden gider. Bu yüzden iyiliği yaymak, kötülüğü ortadan kaldırmak için gayret sarf etmek lazımdır. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. kötülüğe karşı mücadele etmeyenlerin sonunu şu temsille anlatıyor:
“Bir grup insan bir gemiye binerek topluca deniz yolculuğuna çıkarlar. Oturacakları yer için aralarında kura çekerler. Herkes yerine yerleştikten sonra içlerinden biri, bulunduğu alt kattaki zemini balta ile delmeye başlar. Üst kattakiler; 
– Ne yapıyorsun, dedikleri zaman o;
– Size ne bundan, benim kendi yerim değil mi, istediğimi yaparım! Siz ancak kendi yerinize karışabilirsiniz, der.
Şimdi gemi ahalisinin bu adamın elinden baltayı alması gerekirken, bundan kaçınıp;
– Adam sen de, bize ne! O kendi yerinde delik açıyor, şimdilik bir zararı yok, ne yaparsa yapsın, deyip onu haline terk ederlerse çok geçmeden hepsi birden denize batıp helak olup giderler.” (İbnü’l Mübarek, ez-Zühd, nr. 1060)
Bu hadis-i şerif, birlikte yaşayan iyiler ve kötülerin durumunu veciz bir benzetme ile anlatıyor. Buna göre mücella dinimiz İslâm, insanları Allah Tealâ’ya ve ebedi saadete kavuşturmak maksadıyla Cenab-ı Mevlâ tarafından gönderilmiş bir gemi gibidir. Bütün insanların bu gemide yerleri vardır. İnsanlardan biri kalkıp da gemiye zarar vermeye başlayınca diğerlerinin o kimseyi uyarıp hem o kişiyi hem kendilerini kötü akıbetten kurtarmaları gerekir. Bizi ilgilendirmediğini sandığımız, yapılmasına göz yumduğumuz bir kötülük, gün gelir bize ve nesillerimize zarar verir. Aslında zarar verip vermemesi de ölçü değildir. Müslüman kimse her halükârda kötülükten uzak durur ve aynı zamanda kötülüğü engeller. Cenab-ı Mevlâ müberrâ kitamız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104)
Allah Tealâ, ilk insan Hz. Adem a.s. ile insanlara kulluğu, doğru ve yanlışları öğretti. Ondan sonra da en son peygamber Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e kadar nice peygamber geldi. Onlar da insanlara doğru yolu gösterdiler, öğrettiler. İman edenler kurtuldu, inkâr edenler için ise ayet-i kerimede şöyle buyruluyor:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 105)
Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. bize Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi bıraktı. Dört Büyük Halife ve Ashab-ı Kiram Efendilerimiz de Allah Rasulü s.a.v.’in yürüdüğü yolda yürüdüler, O’ndan öğrendiklerini sonraki nesillere aktardılar. Allah cümlesinden razı olsun.
Onlardan sonra gelen nesiller de bu yolda yürüdüler. İmamlarımız, alimlerimiz, salihlerimiz… Her biri iyiliği yaymak, kötülüğü ortadan kaldırmak için mücadele ettiler. Öyleki alimlerimizin ilmi, gazilerimizin mücahedesi asırlar boyu iyiliği yaydı, kötülüğü sildi.
Allah dostları da her zaman iyiliği yaymak, kötülüğü engellemek için gayret sarf ettiler. Âriflerden bir zat “Bizim işimiz çözüp bağlamaktır.” buyurur. Kendisine bunun ne demek olduğu sorulduğunda da, kalbi haram arzulardan ve dünyadan çözüp Yüce Allah’a bağladıklarını söyler.
Emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker yapacak kimse ilk önce kendi nefsinden başlamalıdır. Daha kendisine tesir etmeyen nasihatler bir başkasına fayda verebilir mi? Bu yüzden takva sahibi kimselerin tebliğ ve davetleri daha etkilidir. Aslında böyle salih kişilerin varlığı herkes için bir rahmettir. Allah dostlarının çevresinde insanların toplanmasının, onları örnek alıp kötülükleri terk etmelerinin nedeni budur.
Kendisi uygulamayıp sadece başkalarına nasihat verenlerin anlatımı ve üslubu ne kadar güzel olursa olsun, sözleri kalbe tesir etmez. Bu sebeple büyükler her gün Allah doslarının sözlerinden birkaç sayfa okumayı emir buyurmuşlardır. Zira onların sözleri ok gibidir, asırlar öncesinde yaşamış olsalar da, ihlâs ile sarf ettikleri her bir cümle -Allah’ın izniyle- her zaman iyiliği yaymaya, kötülüğü men etmeye devam eder. İşte bu yüzden emri bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker vazifemizi Allah dostlarının peşinde yürüyerek ifa etmek en sağlıklı yoldur.
Müberra Kitabımız’dan şu ayet-i kerime ile nokta koyalım:
“Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü olan kimdir?” (Fussilet, 33)
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Mübarek EROL / Semerkand Dergisi

25 Eylül 2013 Çarşamba

~İnsan Dilinin Altında Gizlidir~



Tatlı dili olanların dostları her gün biraz daha artar.Söylenmediği müddetçe söze sen hakimsin.Bir kere söylendi mi, o sana hakim olur.Sonradan pişman olmaktansa ağzından çıkan sözlere dikkat et.İnce sözler keskin kılıca benzer.Kalkanın yoksa geri dur.Ağızdan çıkan söz bil ki, yaydan fırlayan ok gibidir.Ok gittiği yerden geri dönmez Seli baştan bağlamak gerek.Ebedî olarak zulmün kapısını kapayan, adaletiyle gönüllere taht kuran Hz Ömer der ki: "Bütün dostları gezdim, gördüm; dili muhafaza etmekten daha iyi dost görmedim.Bilumum elbiseleri giydim, gördüm İffet ve sakınmaktan daha iyi elbise görmedim.Bütün malları gördüm, kanaatten daha iyi mal görmedim.Bütün iyilikleri gördüm, nasihatten daha iyisini görmedim.Nice yemekler tattım, sabırdan lezzetlisini görmedim."

13 Eylül 2013 Cuma

~Sabır Selamettir-Birlik Berekettir~





"Halinizden şikâyette bulunmayın.Sabredin, feryad etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin.İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.Allah’a, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır. Allah Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle berâberdir."
buyuruyor (Bakara sûresi: 2:153)
ABDULKADİR GEYLANİ..(k.s.)