30 Mayıs 2012 Çarşamba

DİL SUSAR, İNSAN KURTULUR

İnsan, yerine ve zamanına göre konuşmasını ve susmasını bilmeli, konuşmasında da susmasında da aşırılıklardan kaçınmalıdır.
Ecdadımız, “Çok söz yalansız, çok para da haramsız olmaz.” demiştir. Ayrıca, “Bilirsen güzel kelâm söyle ibret alsınlar, bilmezsen sükût eyle adam sansınlar.” ve “Allah, insanoğluna bir ağız, iki kulak vermiştir. Bunun manası: ‘Bir konuş iki dinle’ demektir.” gibi sözlerle bizlere yol göstermişlerdir.
Konuşmak, insanın başkalarına meramını anlatabilme özelliğidir. Cenab-ı Hak bu müstesna özelliği eşref-i mahlukat olan insanoğluna bahşetmiştir. Ademoğlunu diğer yaratılmışlardan ayıran ve ona ayrı bir değer kazandıran konuşma yeteneği, çok üstün bir meziyettir. Onun için her insan konuşma usul ve üslubunu yerli yerince kullanmalıdır.
Konuşma, insanın kişiliğini, seviyesini ve seciyesini (kişiliğini, karakterini) sergiler. Zaruret miktarı kadar konuşmalı, şayet konuşmayı gerektiren bir durum yoksa sükût etmeli, susmalıdır. Dile hakim olmak dil sahibini yüceltir. Dili gelişi güzel ve uluorta kullanmak ise sahibini toplum içinde şahsiyetsiz ve seviyesiz kılar.
Susarak sessiz kalmak, sükûtu tercih etmek dil için en güzel ve en uygun terbiye metodudur. Fahr-i Alem s.a.v.’in Ebu Zer r.a.’a yapmış olduğu bir nasihatinde şöyle buyurmuşlardır: “Sen çoğu zaman susmayı tercih et. Bu sana, dininde yardımcı olup şeytanı kovar.”
Başka bir mübarek sözlerinde de buyuruyorlar ki: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen hususları terk etmesi, olgun imanın gereğidir.”
Boş lakırdı ve gereksiz sözlerden daima uzak kalınmalıdır. Diline böylesine sahip olan kimseler Cenab-ı Hak katında yüksek makam ve mevki sahibi olurlar. Mana Erleri, “Dilim, senden çektiğim zulüm!” demişlerdir.
Manasız sözler, yersiz konuşmalar, dünya veya ahiret için hiçbir yararı olmayan ifadeler ile yalan ve iftiraya yönelik lakırdılar, müberra dinimizde kesinlikle yasaklanmıştır. Bütünüyle bu gerçekleri göz önünde bulundurması gereken her müslüman konuşmalarında, hal ve hareketlerinde doğruluğu ve ciddiyeti esas almalıdır. “Lakırdısı çok olanın hatası da o nispette çok olur!” demişlerdir.
Hz. Malik r.a., Yahya b. Saad r.a.’dan şunu rivayet eder:
Hz. İsa a.s. yolda duran bir domuza: “Allah rahatlık versin!” dedi. Yanındakiler şaşırdı ve: “Sen bunu bir domuza mı söylüyorsun?” dediler. İsa a.s. şöyle cevap verdi: “Ben dilimi kötü söylememeye alıştırıyorum!”
Nerede olursak olalım, şartlar neyi gerektirirse gerektirsin, dilimizi kötü, çirkin ve kaba sözlere alıştırmaktan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Dili yüzünden başına gelen türlü felaket karşısında, “Dilim, seni dilim dilim dilmeli!” diyen büyüklerimizin feryatları asla kulak ardı edilmemelidir.
Ankebut Suresi’nin 46. ayet-i celilesinde Rabbimiz şöyle buyurur: “İçlerinden zulüm edenler müstesna olmak üzere, ehli kitap ile en güzel (şekilden) başka bir suretle mücadele etmeyiniz.”
Müslüman kişi, kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bile mücadelesini en güzel bir şekilde sürdürmeli, dilini kötü sözlerden korumada gerekli hassasiyeti göstermelidir.
Yine Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
“O çok esirgeyen Allah’ın has kulları ki, onlar yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Kendini bilmez kimseler onlara laf attığında ‘Selametle!’ deyip geçerler.” (Furkan, 63)
“Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size... Size selam olsun! Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz.’ derler.” (Kasas, 55)
Bazı insanların işi gücü boş konuşma, yani gevezeliktir. Çeneleri kuvvetli olan bu insanlar herkesle münakaşaya ve münazaraya girerler. Boşboğazlık sanatı olan kimseler, yerini, zamanını ve mekanını dahi hesap etmeden hep konuşurlar, daima konuşurlar. Oysa bu konuşmalarının çoğu boş şeylerdir, hiç kimseye en ufak yarar sağlamaz. Ancak kişinin günah hanesinin kabarmasına, vebalinin büyümesine sebep olur. Fahr-i Cihan s.a.v. bir hadis-i şeriflerinde buyurur ki: “Hidayet üzere olan bir topluluk, tartışmaya girmeden dalâlete (batıla yönelmeye) düşmez.” (İbn Mace)
Bir başka hadis-i şerifinde ise Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:
“Allah, ineklerin ot yerken ağızlarını geveledikleri gibi insanlara karşı ağızlarını geveleyen insanları sevmez. Allah, onların ağız ve yüzlerini cehennemde evirip çevirecektir.”
Başkalarını güldürmek için acayip kılıklara girmek, insanları taklit etmek hem dinî kurallara, hem de adab-ı muaşeret ve görgü kurallarına ters düşer. Onun için her müslüman böylesine yasaklanmış çirkin fiillerden son derece sakınmalı, dilini ve diğer göz kulak gibi organlarını yerli yerinde kullanmasını bilmelidir. İnanan insanlardan beklenen budur.
Fuzuli konuşmalar ve gereksiz tartışmalar insanı günah yükü haline getirir. Onun için her insan Şeyh Sadi Şirazî’nin dediği gibi: “Konuşulacak yerde susmayı; susulacak yerde de konuşmayı” iyi ayarlamak lazımdır.
Diline gereği gibi sahip olmasını bilen insanların dünya ve ahiret hayatı mamur olur. İnsanların birçoğu günümüzde tartışma hastalığına yakalanmıştır. Halbuki hiçbir dinî mesele tartışmayla çözülmez. Bunun için inceleme ve araştırma esas olmalıdır.
Ashab-ı Kiram’dan rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir:
“Biz bir dinî konuyu tartışırken Rasulullah s.a.v. çıkageldi. O güne kadar görülmediği tarzda öfkelendi ve bizi azarlayarak şöyle dedi:
Ey Ümmet-i Muhammed, yavaş olun ve kendinize gelin! Sizden önceki ümmetleri bu gibi boş tartışmalar yok etmiştir. Tartışmayı terk edin! Çünkü tartışmanın zararları açık ve kesindir. Tartışmayın, çünkü size kötülük olarak tartışmacı olmak yeter. Tartışmayın, çünkü tartışan kişiye kıyamet gününde şefaat etmem. Tartışmayın, ben tartışmayanlara, biri köşede biri ortada ve biri de en yüksekte olmak üzere cennette üç köşk vermeyi taahhüt ediyorum. Bunların en yükseği haklı olduğu halde tartışmayı terk eden içindir. Tartışmayın, çünkü putlara tapmaktan sonra Allah’ın beni nehyettiği ilk şey tartışmadır.” (Taberanî)
Hümeze Suresi’nin ilk dört ayetinde de şöyle buyrulur:
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinen herkesin vay haline! O ki; birçok mal toplamış ve onu sayıp durmaktadır. Sanıyor ki malı kendisini (dünyada) ebedileştirecektir. Hayır! (Malı onu kurtaramaz) muhakkak ki o ateşe atılacaktır.”
Diline sahip olan kendini selamette bulur. Yalnız insanlara verilmiş olan konuşma, bir tanışma, bir anlaşma aracıdır. Bu çok önemli özelliği gayesi dışında kullanmak sahibini hem geçici olan dünyada, hem de ebedi olan ahiret hayatında zelil ve rezil eder. Böyle bir akıbete düşmemek için dil denilen o küçük et parçasına ve ağzımızdan çıkan her söze, her kelimeye, her cümleye dikkat etmemiz ve kontrol altında bulundurmamız lazımdır.
Ecdadımız ne güzel söylemiştir: “Sükût-u lisan, selamet-i insan!”
Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...

Mübarek EROL / Semerkand Dergisi

29 Mayıs 2012 Salı

Fetih Ruhu

                     Peygamberimiz (A.S.)’den Bir Miras:
                                          FETİH RUHU

İstanbul’un fethinin 29 Mayıs’a denk düşmesi Mayıs ayının ülkemizde fetih ayı olarak kutlanmasının bir vesilesidir. Ancak bu kutlamaların sadece demeç ve hamasi nutuklarla geçiştirilmesi, fetih kavramının hangi ruhu ifade ettiğinin çoğu kez gözden kaçmasının da sebebi.

Savaşların, yıkımların, istilaların ve soykırımların gündemden düşmediği günümüz dünyasında, İslam fethinin farkının ne olduğu iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Tarih sayfalarımızı dolduran olayların muhasebesini yapabilmek için fetih ruhunu anlamak zorundayız. Ancak bu şekilde bunalımını yaşadığımız kimlik sorunumuzu aşabilir, tarihimizle yeniden barışabiliriz.
Fethi nasıl anlamalıyız? Fetih, Allah’ın mülkünde Allah’ın adının yüceltilmesi (İlâ-yı Kelimetullah), kalplerin ve ülkelerin Allah’ın rahmetine ve adaletine açılması davasıdır. Bu tarif aslında Hz. Peygamber’in (A.S.) örnek hayatının ve vazifesinin bir yansımasıdır.
Gerçekte fetih ruhu müminlere Peygamber Efendimiz’den (A.S.) miras kalmıştır. O, önce insanların gönüllerini fethetti sonra bağrında Beytullahı barındıran Mekke şehrini...
Her iki fetih de aynı amaç için yapılmıştı. İnsanın içinde ve Mekke şehrindeki Beytullah’ı, yani Allah’ın evini Allah’tan gayrı olanlardan temizlemek. Böylece fethi manevi ve maddi diye ayırsak da, amacın Allah için olması esastır. Bir hadis-i şerifte Peygamber (A.S.) Efendimiz: “Kim Allah’ın adını duyurmak ve dinini yaymak için savaşırsa o Allah yolundadır; diğerleri değil” buyuruyor.
Eğer fetih Allah için olmaz ise o mücadele Allah katında boş bir dava olmaktan öte gidemez. Buna fetih de denemez. Bunun adı artık fetih değil, belki bir “nasiplenme” dir. Yani pay alma, işgal etme, üstün olma ve sömürü davasıdır. İşte fethi diğer mücadelelerden ayıran temel fark da budur.
Fetih denilince hiç şüphesiz ilk akla gelen, Rabbimizin Habibine müjdesini vahiyle bildirdiği Mekke-i Mükerreme’nin fethidir. Yani “Feth-i Mübin” dir. Bu fetih fetihlerin en büyüğü ve anlamlısıdır. Zira Mekke-i Mükkereme görünürde bir yeryüzü parçası, hakikatte ise kainatın kalbi hükmündedir. Bu sebeple bu şehrin fethinde zahiri ve batıni pek çok hikmetler ve dersler vardır.
Mekke-i Mükerreme, Beytullah’ı bağrında taşır. Beytullah ise Allahu Tealâ’nın vahdaniyetinin simgesi ve kıblesidir. Allahu Tealâ, Kabe’ye yönelmeyi Allah’a yönelmekle bir tutmuştur. Bu sebeple Kabe’nin putlardan temizlenmesi ve asıl kimliğine kavuşması gerekiyordu. Belki bütün yeryüzü fetholunup yalnız Mekke-i Mükerreme kalsaydı, fetihler temsil ettikleri manaya eremeyecek ve tevhid yeryüzünde ikame edilmiş olmayacaktı. Bu fetih, hakkın hakimiyeti ve batılın zevalinin de bir göstergesidir.
Mekke-i Mükerreme’nin fethi sonraki bütün fetihlerin anası olacak ve her fetih mesajını ve ruhunu bu fetihten alacaktı. Tarih boyunca bütün aklı selim sahipleri, kan dökülmeden en büyük fethin nasıl gerçekleştiğini idrak edecek, böylece en büyük Fatih olan Habib-i Kibriya (A.S.)’nın nasıl gönüllere hükmettiğini de anlayacaklardı.
Bu mukaddes fetih şu mesajı vermektedir: Fetihlerde asıl olan kalplerin fethidir. Ülkelerin fethi ise bu asıl fethin tabii sonucudur. Bu sebeple tarih boyunca fetihlerin kalıcı olduğunu, ancak zulüm ifadesi olan işgallerin ise kısa ömürlü olduğunu görürüz. Çünkü işgaller, fıtrata aykırı olarak gönüllere baskı uygularken, fetih ise insan fıtratını okşar.
Fethin çağrıştırdığı en önemli mana şudur: Yeryüzünün kalbi hükmündeki Kabe’nin putlardan temizlenmesi insanlığın kurtuluşu için nasıl hayati bir önem taşıyorsa, beden ülkesinin merkezi olan insan kalbinin de, her türlü putlardan ve masivadan temizlenmesi de aynı şekilde hayati önem taşımaktadır. Mekke-i Mükerreme’de nasıl Kabe Beytullah ise kalbimiz de Beytullah’tır. Unutulmamalıdır ki bedenimizdeki Beytullah’ın yıkılması Mekke-i Mükerreme’de bulunan Beytullah’ın yıkılmasından daha büyük bir cürümdür. Çünkü Beytullah, Allah’ın evi olarak vasf edilmekle beraber insan eliyle inşa edilmiştir. Oysa insan kalbi bizzat Rabbimizin yaratmasıyladır. Dolayısıyla yaratıcısına binaen kalbin fethi daha hayati bir önem taşımaktadır.
Büyük fethin işaret ettiği diğer bir önemli mana da şudur:
Bu fetih göstermiştir ki, fetihler kamil rehberlerin eliyle nefsini terbiye ve tezkiye edebilmiş vasıflı müminlerin gayretleriyle gerçekleşebilir. Nefs terbiyelerini tamamlayamayanlar ne gönülleri fethedebilir ne de ülkeleri...
Allah’a emanet olunuz.  Muhammed Saki EROL

Efendimden (sav)

Enes bin Malik hazretleri bildiriyor: "Biz bir gün dini bir konuda tartışırken, Resulullah efendimiz yanımıza geldi. Bize öyle öfkelenmişti ki, hiç böylesini görmemiştik. Buyurdu ki: Bırakın tartışmayı! Sizden öncekiler sırf bunun yüzünden helak oldu. Tartışmanın faydası yoktur, tartışma zararlıdır. Mümin münakaşa etmez. Münakaşa edene şefaat etmem."[Taberani]

25 Mayıs 2012 Cuma

Hayırlı Cumalar...

                                         "Bir emanettir bu mülk-ü mal,
                           Sorulacak şüphesiz bir gün su’al..."



~Son Adımdan Bir Öncesi
~

Ömür denilen süre insandan insana değişse de, sonuçta herkes yaşadığını çok kısa bir süre olarak görür. Hayatından bir şey anlamadığını söyler. Ömürlerinin nasıl geçtiğini anlamadıklarını, her şeyin bir serap veya bir rüya gibi geride kaldığını söylerler.

Ve evet; herkes ölüm denen gerçekle karşılaşır. Dünyada ebedilik verilmiş tek bir Allah’ın kulu olmadığına göre hepimizi bekleyen akıbet budur. Kimilerine göre daha fazla veya daha az yaşansa da gidilecek, buluşulacak yer aynı.

Fakat herkes ölümü kendisinden uzak tutar. O kadar cenaze namazına katılmamıza, ölüm döşeğindekileri ziyaretimize, onca ölüm haberine rağmen ölümün bizi de bulacağına kendimizi ikna etmekte zorlanırız. Sözünü eder fakat bir türlü idrak edemeyiz. Ne desek ölüm bize yabancı gelir.

~Hatırlatıcı işaretler~

İnsan hangi yaşta olursa olsun, elbette her zaman dünya hayatının bir sınav olduğunu bilmelidir. Ancak ölümün ayak seslerini bizzat kendi üzerinde duymaya başlamış olanların artık davranışlarına, ibadetlerine her zamankinden fazla hassasiyet göstermesi gerekir. İşte artık zaptedilemez gençlik günleri geride kalmıştır. Hiçbir şey eskisi gibi değildir. Önceki gibi hızlı koşamamaktadır. Aynanın karşısına geçtiğinde karşısında kırlaşmış saçlar, eskimiş ve yorulmuş yüz her gün ölümü fısıldar. Gözlüksüz okuyamayan gözler, sürekli sürpriz yapan ağrılar hep birer işarettir. Ölüme her zamankinden yakın olunduğunun mesajıdır.

Tövbe vaktinin daima geç olma ihtimali vardır. Ancak ölümün işaretleri üzerinde belirmiş olanlar için her an geç olabilir. Çünkü gençlik defteri kapanmış, yaşlılık sayfaları dolmaya başlamıştır. Hiç kimsenin eline bir üçüncü defter de verilmeyecek. Özellikle yaşı kırkı geçmiş olanların kendilerine çeki düzen vermesi gerekir.

~Olgunluk çağı~

Kırk yaş insanın olgunluk yaşıdır. İnsan bu dönemde hayata daha bir sükûnetle bakmakta, heyecanı gittiğinden olayları ve karşılaştığı sıkıntıları daha soğukkanlılıkla değerlendirebilmektedir. “Gençtim, farkına varamamıştım, düşünememiştim, aklım ermedi...” gibi mazeretlerin üretilemeyeceği, pervasızlıklara son verilecek bir dönemdir bu dönem. Bu süreçte insandan beklenen, aklını başına devşirmesi, yaklaştığı ölüme hazırlıklarını daha sıkı yapmaya başlaması, kulluğu artırmasıdır. Zira ekinin hasat zamanı yaklaşmıştır.

Kırk yaşın hayatın ikinci eşiği olmasının özel bir nedeni daha vardır. Rabbimiz Rasulü’ne peygamberlik görevini kırk yaşında vermiştir. Bunun pek çok hikmeti vardır. Bunlardan biri, yaşı itibarıyla olgunluğa erişmiş olmasıdır. Zaten güzel olan ahlâkı ziryeye ulaşmış, dünyayı çok daha iyi anlamış, hayatın gerçeklerini idrak etmiş ve bu görevi üstlenebilecek hayat tecrübesini kazanmıştır.

Kur’an’da kırk yaşa vurgu yapılması hayatın bu dönemine dikkat çekmektedir: “Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet olgunluk çağına ulaşıp kırk yaşına varınca: ‘Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve benim hoşnut olacağın yararlı bir işi yapmamı sağla; bana verdiğin gibi soyuma da salah ver; doğrusu sana yöneldim, ben kendini sana verenlerdenim’ demesi gerekir.” (Ahkâf 15).

Olgunluk yaşında olmasına rağmen Rabbine karşı kulluğunda kemalât göstermeyen insanın akıbetinin kötü olmasından korkulur. Çünkü kendisini düzeltmesi beklenen yaşta bile önceki yanlışlarını devam ettirmekte ve Allah’a yönelmemektedir. İmam Gazalî’nin aktardığı üzere, kırk yaşına gelip de kendisine çeki düzen vermeyen kişinin yüzünü şeytan sıvazlar ve “Bu yüz artık iflah olmaz!” diyerek memnuniyetini dile getirir (İhyâ, 3/29). Çünkü olgunluk döneminde bile yola girmemiş, şeytana olan bağlılığını güçlendirmiştir. Bu durumun kimi memnun edeceği ise bellidir.

~Kendine gelme zamanı~

Olgunluk çağına ulaşmış olan herkes artık bir kavşakta olduğunu bilmek zorundadır. Ya yanlışlarla dolu hayatını aynıyla devam ettirerek sonu belli olan akıbete uğrayacaktır. Ya da üzerinde belirmiş olan ölümün habercisi işaretlerden ibret alarak yaşamını düzeltecektir. Tercih tamamen kendisine bırakılmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, ahirette arkasına sığınacağı bir mazereti kesinlikle olmayacaktır. Ve hiç bitmeyecek gibi önünde duran günler, geride bıraktığı kırk yıl gibi çok çabuk geçecek ve ahiret yolculuğu başlayacaktır.

Bu nedenle Rabbimizin farz kıldığı ibadetler aksatılıyorsa, öncelikle bunlardaki gevşekliğe bir son verilmelidir. Namaz bu noktada çok önemlidir. Çünkü hakkını vererek namazı eda eden insanın hayatını düzeltmesi çok kolay olur. Namaz onu yanlışlardan korur. Haram ve helale dikkat etmesini sağlar. Bunun yanında en küçük bir iyiliği dahi hakir görmemeli, mümkün olduğunca şüpheli şeylerden bile kaçınmalıdır. Zira gözünde değersiz olan küçük bir ameli veya şüpheli bir şeyden kaçınması Rabbin rızasını kazanmasını sağlayabilir. Kurtuluşu o küçük ameli ile olabilir. Bu nedenle her fırsatı değerlendirmelidir. Bunların yanında, sevdiği insanlarla küs durmasının, kalp kırmasının, çevresindekilerin hukukunu çiğnemesinin de ne kadar anlamsız olduğunu idrak etmelidir. Kısacık dünya hayatının bunlara değmeyeceğini anlamalıdır.

Özetle söyleyecek olursak, geçen yılların affı, yarının ihyası için, buyrun tövbeye...


Taha YILDIZ / Semerkand Dergisi


Şiirin Üstadından...

Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın, içi su dolu kabarcık.
Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.

Sensin gökten gelen oklara hedef;
Oyası ateşle işlenen gergef.
Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık…

Necip Fazıl KISAKÜREK


22 Mayıs 2012 Salı

Üç Aylarınız Mübarek Olsun


Hani deriz ya:
“Hepsi iyi güzel de, bu bir başka!”
İşte öyle bir güzel geliyor.
Güzel görmek isteyenlere.
Güzelleşmek isteyenlere.
Gönüllere esenlik Üç Aylarımız. Recep, Şaban, Ramazan
Ve Regaip, Berat, Miraç, Kadir geceleri.
Yeni yeni fırsatlar,
Yeni yeni müjdelerle kapımızı çalıyorlar.
Aman evde olalım!
Üç Aylarda Ne yapmalı
Ebu Bekir el-Verrak’ın dediği gibi “Recep ayı ekini ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.” (Letaifu’l-Mearif)
Ramazan ayındaki bütün nimetlere ulaşabilmek için her zaman hazırlıklı olmak lazımdır. En azından haram aylarından olan ve Regaip ile Mirac gecelerini içerisinde bulunduran Recep ayını ganimet bilmek gerekir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in şu duasını da dilimizden eksik etmemeye özen göstermeliyiz: “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” (Ahmed b. Hanbel)
Eğer Recep ve Şaban aylarını iyi değerlendirir, tevbe kapısını aşındırırsak, Ramazan’da zirveye ulaşacak olan manevi ikramların muhatabı oluruz.
Bunun için:
• Tevbeye sarılmalıyız. “Ben günde yetmiş sefer (bazı rivayetlerde yüz sefer) tevbe ederim.” diyen rahmet Peygamberine uyarak tevbe etmeliyiz.
Zifiri bir gecede, denizin karanlıklarındaki balığın karnından “Senden başka ilah yoktur; Seni tenzih ve tesbih ederim. Ben zalimlerden oldum.” (Enbiya, 87) diyerek inleyen Yunus Aleyhisselam’ın iniltilerine eşlik ederek tevbe etmeliyiz.
Karşılaştığı olayları tevbe sebebi görüp, bütün bir ömrünü “Ya Rabbi! Ben pişmanım! Ya Rabbi ben pişmanım! Bütün yapmış olduğum günahlardan; keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha ben yapmayacağım.” yakarışları ile geçiren Allah dostlarının yollarına düşerek tevbe etmeliyiz.
Alemlerin Rabbi karşısında hiçliklerini iliklerine kadar hisseden arifler meclisine kalbimizi bağlayarak, her gün kendimizi hesaba çekip temizlenmeye çalışmalıyız.
• Beş vakit namazımızı, cemaatle kılmaya özen göstermeliyiz.
• Zikre yapışmalıyız. Vird edindiğimiz amelleri aksatmamaya çalışmalıyız.
• Sünnet olan oruçları gücümüz nisbetinde tutma gayretinde olmalıyız. Özellikle ayın ilk, orta ve son günleri veya Pazartesi, Perşembe günleri oruç tutma azminde olmalıyız.
• Sünnet olan namazlara, özellikle geceleyin kalkıp en az iki rekât teheccüt namazı kılmaya kendimizi alıştırmalıyız. Eğer Recep ayından itibaren bunu yapmaya çalışırsak, Ramazan ayında da inşallah buna devam etmekte zorluk çekmeyiz.
• Kur’an okumaya, bir sayfa bile olsa her gün devam etmeliyiz.
Sadaka ve diğer hayırlı işlerimizi artırarak sürdürmeliyiz.
• İmkanı olanlar için, Recep ayında umre yapmanın müstehap olduğunu bilmeliyiz.
Bu ve benzeri hususlara dikkat ettiğimiz takdirde, Recep ayı ile başlayan ve Ramazan ayı ile zirveye ulaşan manevi iklimden doya doya faydalanırız inşallah.
Rabbimiz bizi, küçüklüğünü anlayıp kendisine yalvaranların arasına katsın! Çünkü O, Rasulüne şöyle seslendi:
“Rasulüm de ki: Yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!” (Furkan, 77)
(Bu yazı Semerkand Dergisi’nin 1999 Ekim sayısından alındı.)


21 Mayıs 2012 Pazartesi

” Kur’an; insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkaladedir, mu’cizedir. “

18 Mayıs 2012 Cuma

~Hayırlı Cumalar~

"Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca,ümidimi affına merdiven yaptım.Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama,onu alıp affının yanına koyunca,affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”    
                                    (İmam-ı Şafii Hazretleri)

17 Mayıs 2012 Perşembe

Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ve Hayrat Vakfı arasında imzalanan protokolle tüm Türkiye’deki bütün Halk Eğitim Merkezlerinde "Kur'an-ı Kerim" kursları başlamıştır.Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ve Hayrat Vakfı, önemli bir eğitim ve kültür projesini hayata geçiriyor. Türkiye'nin 900'ü aşkın merkezinde, Osmanlı Türkçesi ve Kur'an okuma kursları açılıyor.

Kültür Bakanlığı ile 1997 yılında benzer bir işbirliği ile binlerce insanın Osmanlıca öğrenmesine vesile olan Hayrat Vakfı, şimdi yeni ve daha büyük bir hizmeti gerçekleştiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile Hayrat Vakfı arasında Nisan ayında imzalanan işbirliği protokolü çerçevesinde, Türkiye'de Osmanlı Türkçesi ve Kur'an okuma kursları açılıyor.


On binlerce kişinin istifade etmesi beklenen ve bütün halk eğitim merkezlerinde uygulanacak olan program sayesinde, tarih ve kültür mirasıyla buluşmak adına çok önemli bir adım atılması bekleniyor.


Projenin koordinatörlüğünü yapan Hayrat Vakfı Nevşehir Temsilcisi Mehmet Özer, kurslarla ilgili şu bilgileri verdi:


"Vakfımız, kurulduğu tarihten bu yana eğitim ve kültür alanında yurt içinde ve yurt dışında pek çok proje gerçekleştirdi ve vakıf senedimizde de ifade edilen amaçlar doğrultusunda faaliyetlerini sürdürdü. Daha önce, 1997 yılında 54. Hükümet döneminde Kültür Bakanlığı ile işbirliği çerçevesinde 52 il merkezinde benzer kursları açmış ve yaklaşık beş bin insanımıza bu kurslar sonucunda sertifika vermiştik. O yıldan beri gerek halk eğitim merkezleri ile gerekse yerel yönetimler ve kültür müdürlükleri ile benzer projeleri ülkemizin pek çok il ve ilçe merkezinde gerçekleştirmeye devam ediyoruz.


Şimdi, Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile yaptığımız protokol ile bu sayıyı daha da artırıyor ve kapsamını genişletiyoruz. Vakfımız, yönetimi ve mensupları bugüne kadar desteklemiş olduğu liyakatli eğitimciler ve gönüllüleri ile zaten tecrübeli olduğu bir sahada her kesimden ve her yaştan insanımıza bu hizmeti sunmaktan dolayı büyük bir şeref ve mutluluk duymaktadır. Ülkemiz için ve özellikle geçmişten gelen zengin kültür hazinemizle, milli manevi değerlerimizle buluşmak için çok faydalı olacağına inandığımız bu programımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Şimdiden kurslarımıza büyük bir ilgi olacağını görüyoruz. Bu vesileyle kurslarımızı açmamızda her türlü kolaylığı gösteren ve bizimle birlikte çalışan halk eğitim müdürlerine ve çalışanlarına teşekkür ediyorum. Tüm halkımızı geçmişle köprü kurmaya, bu büyük kültür hizmetine katılmaya davet ediyorum."
  

15 Mayıs 2012 Salı

~Gönlümü bağladım gönlüne~
Bir tebessümle nice gönülleri alırken, bir sözle nicesinin gönlünü kırarız. Kimini gönlümüzden çıkarırken, bazısıyla gönül birliği kurarız. Bir de gönül verdiklerimiz vardır ki ya nimettir bize ya bela. Ondandır belki de “Kalbin hacmini kapladığı muhabbetler belirler” denmesi. Zira ahlakımızı yükseltmeyen gönül işleri beladan sayılır; kalbimizi bulandırır, dara düşürür. Lakin gönül erleri diye vasfedilenler böyle değildir, her gönle düşüşleri, kalpte yer edişleri terbiye eder, kemale erdirir. Tıpkı bir türküde söze döküldüğü gibi “Bütün mürşitlerin tarif ettiği/ Sadıkların menziline yettiği / Enbiyanın, evliyanın gittiği / İzde ben bir insan olmaya geldim” dedirtir, yolu gösterir, yolda iz sürdürür...Semerkand Aile


14 Mayıs 2012 Pazartesi

Herşey Gönlünüzce Olsun

Mevlana der ki; “Dibi yosun tutan denizlerle ilgilenme, sen dağları seyret.Yenik düşüyorsan özlemlerine aldırma, kalbindeki o uçsuz bucaksız sevgiyi hisset. Işıklar sönmüşse ve karanlıksa; ona da aldırma, ay ışığını seyret.Sabret… Sabret ki her şey hissettiğin kadar derin ve sonsuz olsun.Sabret ki her şey gönlünce olsun…”


10 Mayıs 2012 Perşembe

"Kulak Aşık Olurmuş Gözden Evvel"

"İnsanlara güzel söz söyleyin." (Bakara sûresi/ 83)
Mısralarını duyduğumda çok beğenmiş ve "Kulak Aşık Olurmuş Gözden Evvel" kısmını kitabıma isim yapmıştım. "Göz beğenir, burun aşık olur, kulak da sever."
Göz beğenir; fakat her beğendiğini sevemez. Ve beğendiğinden de çabuk vazgeçebilir.
Burun aldığı kokularla beyin de olmadık işler yapabiliyor. "Aşk kokudur" diyor bilim adamları. Nasıl her insanın parmak izleri farklıysa her insanın vücut kokuları da farklı oluyor.
Kulak ise kalbe giden yoldur. Sevgiyi de aşkı da yaşatan, yeşerten kulaktır. Sesini, sözünü sevmediğiniz birini gerçekten sevmiş olmanız zordur. Sözü sevdiren onun güzelliğidir.
Rabbimiz güzel sözler söylememizi tavsiye ediyor:
"Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.(İsra sûresi 53. âyet-i kerîme)
Allah Resulü: "Güzel söz sadakadır." ve "Sözlerde büyü etkisi vardır."buyuruyor. Kötü sözler insanları birbirinden soğutur, tatlı sözler ise sımsıkı bağlar...İktibas

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Baktığını Görebilmek Büyük Meziyet...

"Mutluluk kapısını açmayı becerdiği halde şükretmeyi bilmeyenler de elde ettiklerini çok çabuk değersizleştirip, kaybetmiştir..."
"Baktıgını görebilmek en güzel mezeyitlerdendir‏
Ne çok şeye bakarız, görmeden,
Ne çok şeyi görürüz, kıymet vermeden,
Ne kadar az şeyin kıymetini biliriz, kaybetmeden!
Baktığını görebilmek, gördüğü güzellikleri fark ederek değerini bilmek ve bu değerlere şükredebilmek, insanın kendini mutlu etme yolunda sahip olduğu en güzel meziyetlerdendir. Baktığı yerdeki, yaşadığı olaylardaki güzel ve olumlu yanları görebilmekle artar, mutluluğun kalitesi! İnsanın kendisi çeker, mutluluğu ya da mutsuzluğu; bir mıknatıs, bir sünger gibi. Güzellikleri görmeyi bilenler, mutlulukları; olumsuzlukları görmeyi bilenler, ise mutsuzluğu yakıştırırlar, bir elbise gibi kendilerine.
Mutluluk elbisesini giyenler; tebessümleriyle, sevinçleriyle, aldıkları huzurla süsleyerek tamamlarlar, güzelliklerini. Mutsuzluk elbisesini giyenler ise hüzünleriyle, kaprisleriyle çirkinleştirirler, ruhlarına giydirdiklerini.Bazen çözülmesi çok zor bir matematik problemi gibi çetin gelir, kişinin kendisini mutlu etmesi! Oysa anlayış, hoşgörü ve güzel düşünmeyi becerebilmek bu problemin çözümünü oluşturacak noktalardan en önemlileri.
İnsanlar çoğu zaman ağızlarından düşünmeden çıkardıkları sözlerin, kontrol edemedikleri davranışların esiri olurlar. Olaylara ya da kişilere anlayış çerçevesinden bakıp, hoşgörülü bir tutum sergilediklerinde, güzel görüp güzel düşünmeyi alışkanlık haline getirdiklerinde, öncelikle kendilerine iyilik yaparlar, çünkü 'davranışlar, davranışları doğurur' sözünden hareketle sergileyecekleri davranışlar onlara mutluluk ya da mutsuzluk olarak geri dönecektir.
Dünyasal birçok değere sahip olunduğunda mutlu olmak için yeterli olunacağı sanılır. Oysa birçok insan mal, mülk, para gibi fani değere sahip oldukları halde ruhlarında huzurun, yüreklerinde sevincin eksikliğini yaşarlar. Bu mutsuzluklar kimi zaman doyumsuzluktan, kimi zaman elindeki değerlere şükretmeyi bilmemekten kaynaklanır. Bunun içindir ki, aldıkları sevinç ve huzur, mum ışığı kadar zayıf ve kısa sürelidir.
Sahip olduğu aklı ve yüreği davranışları ile güzelleştirenler pişirdikleri 'mutluluk yemeği'nin tadını sabırları, cesaretleri ve şükürleri ile doyumsuz kılarlar.
Birçok insan sabretmeyi bilmediği için mutluluğun anahtarını kaybetmiştir
Bazıları da mutluluğun anahtarı elinde olduğu halde cesaretsizliğinden o kapıyı açmayı becerememiştir.
Mutluluk kapısını açmayı becerdiği halde şükretmeyi bilmeyenler de elde ettiklerini çok çabuk değersizleştirip, kaybetmiştir.
Bir düşünün; insanlar her sabah değil de senede bir kez doğan bir güneşe sahip olsalardı, o günün doğuşunu görmek için kim bilir ne kadar para ve zaman harcarlardı. Oysa güneş her gün bizim için hiçbir karşılık beklemeden doğuyor ve bizler bu güzelliğin, bu nimetin değerini sahip olduğumuz pek çok şey gibi görmezden gelerek yaşıyoruz.
Kısacası mutlu olmak için çok şeyimiz var. Sadece baktığımız noktada bu değerleri görmemiz gerekiyor. Değerlerin farkına varabilmek, mutlu olabilmek için yapılabilecek birkaç tavsiyemiz var:
Her yeni güne yüzünüzde kocaman bir tebessümle başlayın.
Sahip olduğunuz beden ve ruhun sağlıklı olmasının şükrünü yaşayın.
Gün boyunca size tebessüm eden insanların farkına varın.
Gülümseyenler olmasa bile siz o güzel tebessümünüzle onları şaşırtın.
İnsanların çirkin ya da lüzumsuz davranışlarına karşılık vermek yerine onların verebileceği olumsuzluklardan uzak durun.
Güzel bakmanın temelinin bağışlamak olduğunu unutmayın.
Sahip olmadıklarınıza yakınmak yerine, sahip olduklarınızla mutlu olmaya çalış(alım)ın..."İktibas


4 Mayıs 2012 Cuma

Hayırlı Cumalar


"Allah'ım,bize değiştiremeyeceğimiz şeylere katlanmak için sabır,değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için cesaret,bu ikisini birbirinden ayırt etmek içinde akıl ve feraset ver"
B.NİEBUHR

İşte belkide hepimizin hayatını kurtaracak,hepimizin hemen yanıbaşında,avucunu açtığında tam ortasında olması gerekecek o muhteşem dualardan birisi....
Rabbim sana sonsuz şükürler olsun,dua kapısı denilen bir kapıyı sonsuza kadar açık bıraktığın için...
Ya olmasaydı!!!!
Ya çaresizliğimin en ağulu yerinde,tükenmiş umutların tamda bitim noktasında,dizlerimin üzerine çöküpte başımı iki elimin arasına aldığım bedenin tükendiğinde, YA RABB!!!!
YA RABB!!!!!!Diyerek ellerimle beraber sana ruhumu açamasaydım....
Böyle bir günün akşamında kime şükredeceğini bilmek, feraset sahibi insanlardan olabilmeyi istemek,zerre kadar kötülüğün mutlaka karşılığının olacağı,zerre kadar iyiliğinde mutlaka karşılığı olduğuna inarak yaşamak;işte gerçek mutluluk gerçek huzur bu olsa gerek.
YA RABB!!!Aç semaları bize,dua kapılarını kapatma.Aç gönüllerimizi sana, merhametinle kuşat şu zavallı bedenlerimizi ve sel olup akan şu göz yaşlarımızla temizle ruhlarımızı...
Temizleki sana tertemiz ağızlarla,tertemiz beldelerde ,Duyufur-Rahman(Allah'ın misafiri) olup,yakaralım.birbirimizin derdiyle dertlenip dualar edelim,kimbilir biryerlerde dua eden birileride bizleri hatırlar çaresizliğimizde!!!
Dualarda buluşmak dileğiyle!!...Hayırlı Bereketli Cumalar

3 Mayıs 2012 Perşembe

PaşaSoframa Teşekkürlerimle...

Blog madurlarından olan ben (2563)  blogspotta daha acemi ve yeniyim ,blogspotun müdavimlerimlerinden pasasofram.blogspot.com  samimiyetiniz ve dostluğunuz  ayrıca  vesiley-i muhabbet ödülüm için  çok teşekkür ederiz siz bizi memnun ettiniz sizde mutlu olacağınız günler görürsünüz inş.Gelelim bu ödülün kurallarıda varmış ama baştada dedik ya biz daha buralarda acemiyiz onun için bizi maruz görün...Bu ödül bizden blogspotta türlü konularda samimiyetle birbirinden güzel sayfalarla hizmet veren gönül dostlarımızın hepsine gitsin....Dua ve muhabbetlerimle...(2563)