12 Mart 2012 Pazartesi

~ YALNIZ SENİN İÇİN RABBİM ~

Söze gönül ile başlayalım,
Her kelimede dönüp bir bakalım kalbimize.
Yola gönül ile başlayalım,
Her adımda dönüp bir soralım kalbimize.
Senin için Rabbim.
Kelâm senin için, yol sana gider. Şair kime söyler, yolcu kime gider?
Her zerrede maksut sensin. İnsanın maksudu kim?
Sen kalbime bakarsın. Kalbim kime bakar, neye meyleder?
Kalp ile başlamaktır niyet.
Kalbi Kâbe kılmaktır.
Allah için mi?
Din, Allah için sevmek, Allah için kızmaktı. Böyle dedi Allah Rasulü s.a.v..
Sahabilerden Ebu İdris el-Havlânî r.a. bir gün Şam mescidine gitmişti. Orada bir genç gördü ki, dişleri parlıyor, yüzü gülümsüyor ve çevresinde kalabalık bir cemaat toplanıyor.
Cemaat herhangi bir konuda ihtilafa düştüğü zaman ona danışıyor, onun görüşünü alıyorlardı. Gencin kim olduğunu sordu. Muaz b. Cebel'dir, denildi.
Ebu İdris r.a. ertesi gün erkenden mescide gitti. O genci mescitte namaz kılar vaziyette buldu. Namazını bitirinceye kadar bekledi. Sonra karşısına geçip selam verdi ve gence şöyle dedi:
- Seni Allah için seviyorum.
Muaz b. Cebel r.a.:
- Allah için mi? dedi. Ebu İdris r.a.:
- Allah için, dedi.
Muaz b. Cebel r.a. Ebu İdris r.a.' ın elbisesinin kuşağından tutup kendine doğru çekti ve şöyle dedi:
- Müjdeler olsun sana! Çünkü ben Allah Rasulü'nden şöyle duydum: “Allah Tealâ buyuruyor ki: Benim rızam için birbirini sevenlere, benim rızam için birlikte oturup sohbet edenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim rızam için malını ve gücünü sarf edenlere muhabbetim vacip olmuştur.”
. . .
Hz. Ali r.a. bir harpte müşriklerden birisiyle savaşıyordu. Zorlu bir mücadeleden sonra adamı yere düşürdü ve kılıcını adamın boynuna dayadı. Bu sırada adam Hz. Ali r.a.'ın yüzüne tükürdü. Hz. Ali adamı öldürmekten vazgeçerek hemen bıraktı ve geri çekildi. Müşrik hayretle sordu:
- Neden beni öldürmüyorsun?
Hz Ali r.a .:
- Seninle Allah için dövüşüyordum ve seni onun yolunda öldürecektim. Fakat sen bana tükürünce nefsim adına hiddetlendim. İşime kendi öfkem karıştığı için niyetim zedelendi. Onun için seni öldürmedim, dedi. Adam:
- Seni kızdırayım da beni çabucak öldüresin diye yüzüne tükürmüştüm. Madem ki dininiz bu kadar saf ve halis, muhakkak hak dindir, dedi ve müslüman oldu.
. . .
Sen yarattın Rabbim. Yarattığını severiz.
Senin yolundaki yolcuyu severiz.
Sana giden yolu severiz.
O yoldaki taşı toprağı severiz.
Ama kim ki fesat karıştırır dinine, kim ki engeller koyar sana giden yollara, kendimizi unutur, senin için kızarız bir gün...
Niyetlerimiz yükselir
Kelimeler yere aittir, sözler toprağa ait, sesler bedene ait. Yerde kalır, unutulur taşa kazınsa...
Maksatlar ulaşır göğe, niyetler kanatlanır.
Rasulullah s.a.v. bir gün namaz kılmak için ayağa kalktı ve mescittekilere sordu:
- Malik b. Duhşum nerede?
Oradakilerden biri şöyle dedi:
- O , Allah'ı ve Rasulü'nü sevmeyen bir münafıktır. Efendimiz s.a.v. şöyle dedi:
- Öyle deme! Görmüyor musun? O, lâ ilâhe illallah dedi ve bununla Allah'ın rızasını murat ediyor. Allah Tealâ kendi rızasını murat ederek lâ ilâhe illallah diyen kimseye cehennem ateşini haram kılmı ştır.
Ve Efendimiz s.a.v. buyurdular: “Kim insanların kalbini kazanmak için güzel konuşmayı öğrenirse ve Allah'ın rızasının dışında, Allah'tan başkasını murat ederek ilim öğrenirse, ateşteki yerini hazırlasın.”
Kalbimizdeki niyetlerdir cehennem ateşini söndüren ya da gül bahçelerini yakıp kavuran...
O andaki niyetler
Biliriz gönlümüzde başlar en büyük mücadeleler. Din yalnız senin oluncaya kadar cihat gönlümüzdedir. Çünkü sen “Cihada hazır bulunun” (Âl-i İmran, 200) buyurdun.
Efendimiz s.a.v. bir gün şöyle dediler:
“Ümmetimin şehitlerinin çoğu başı yastıkta ölenlerdir. Onlar harbe gitmeyi ve cengâver olmayı isterler fakat buna bir türlü imkan bulamazlar. Onların niyetleri önemlidir. Başları yastıktadır, fakat niyetleri çok üstündür.
Savaş alanında nice öldürülenler vardır ki, onların niyetlerini de ancak Allah bilir.”
. . .
Allah Rasulü s.a.v. arkadaşlarıyla Tebük yolculuğundaydı, buyurdular: “Medine'de bıraktığımız nice kimseler vardır ki bizim kateddiğimiz mesafe, çiğnediğimiz topraklar, kâfirleri kızdıran her adımımız, infak ettiğimiz her şey, çektiğimiz sıkıntı ve açlıktan alacağımız mükafat gibi onlara da mükafat vardır.”
Sahabiler , bu nasıl olur, diye sordular. Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:
- Çünkü onların niyetleri bizimledir, onları mazeretleri geri bırakmıştır.
. . .
Başı yastıkta şehit olanlar vardı.
Bununla beraber…
Birisi cihat meydanında öldürülmüştü. Ona “katil-i himar ” yani “merkebi peşinde ölen adam” dediler. Çünkü o, savaştığı adamın azık, elbise ve merkebini almak gayesiyle savaşmış fakat onları alamadan öldürülmüştü.
. . .
Bir sahabi gelerek Efendimiz s.a.v.'e sordu:
- Ya Rasulallah ! Dünyalık kazanmak maksadıyla cihat etmek isteyen kimse hakkında ne buyurursunuz?
Efendimiz s.a.v .:
- Onun için hiçbir ecir yoktur, buyurdu. Sahabiler bu cevabı çok ağır buldu ve soruyu soran zata:
- Tekrar sor. Belki maksadını iyi anlatamadın, dediler. Adam tekrar sordu:
- Ya Rasulallah ! Dünyanın geçici menfaatini arayarak Allah yolunda cihada çıkmak isteyen kimse için ne dersiniz?
Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:
- Onun için hiçbir ecir yoktur.
Oradakilerin isteği üzerine sahabi sorusunu bir kez daha sordu ve yine aynı cevabı aldı:
- Onun için hiçbir ecir yoktur!
. . .
Hz Ömer r.a.'ın hilafeti devrinde bazı sahabiler toplanmış, Allah yolunda herhangi bir şekilde çalışırken katledilmiş kişilerden söz ediyorlardı. Birisi:
- Allah yolunda çalışıyorlardı. Ecirleri Allah'a aittir, dedi. Bir başkası da şöyle dedi:
- Allah onları öldürüldükleri andaki niyetleri üzere diriltir.
Konuşulanları duyan Halife şunları söyledi:
- Evet! Ruhumu elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah onları öldürüldükleri andaki niyetleri üzere diriltecektir. Öyle ya, bazıları gösteriş için veya duysunlar diye, bazıları dünyalık, bazıları da savaşmaktan başka çare bulamadıkları için muharebe ederler. Kimileri de sabreder, mükafatını Allah'tan bekleyerek Allah rızası için cenk ederler.
. . .
Bir bedevi, Nebi s.a.v.'e gelerek iman etti, kendisine tabi oldu ve şöyle dedi:
- Senin yanında hicret etmek istiyorum.
Peygamberimiz s.a.v. de onu bir sahabiye tavsiye etti. Ve bedevi mücahitlerin develerini otlatmaya başladı.
Hayber Gazası yapılmıştı. Ganimetler pay ediliyordu. O kişiye da pay ayırdılar. Adam sordu:
- Nedir bu?
- Allah Rasulü'nün senin için ayırdığı hissedir, dediler. Bunun üzerine bedevi Allah Rasulü s.a.v.'in yanına vararak:
- Ben sana bunun için tabi olmadım. Atılan bir ok ile boğazımdan vurulup öleyim de cennete gireyim diye sana tabi oldum, dedi. Peygamberimiz s.a.v .:
- Eğer doğru söylüyorsan Allah seni doğrular, arzuna kavuşursun, buyurdu.
Sonra düşmanla savaşmaya gittiler. Bir süre sonra o bedevinin cesedini getirdiler. Tam gösterdiği yere, boğazına ok saplanmıştı. Peygamberimiz s.a.v .:
- O bedevidir, değil mi? dedi. Sahabiler:
- Evet odur, dediler. Peygamberimiz s.a.v.:
- O Allah'a doğru söyledi, Allah da onu doğruladı, buyurdu. Sonra onu kendi mübarek cübbesiyle kefenleyerek namazını kıldırdı. Namazda iken şöyle dediği duyuldu:
- Allahım ! Bu senin kulundur, senin yolunda hicret ederek yurdundan çıkmıştı. Şehit olarak öldürüldü. Ben buna şahidim!
. . .
Senin yolundayız.
Gönlümüz şahit olsun, gönlümüz doğrulasın yönümüzü, dilimizi.
Bedir'de bulunsaydık, Hendek'ten bir taş da biz kaldırsaydık, Uhud Dağı'nda bir dağ gibi düşseydik toprağa…
Yolda olmak
Hicret emri gelmiş, müslümanların çoğu hicret etmiş, Medine'ye gitmi şti. Mekke'de yalnızca bir özrü sebebiyle gidemeyen çok az sayıda müslüman kalmıştı. Leys Oğulları'ndan gözleri görmeyen, fakat çok zengin bir müslüman olan Damra r.a. da geride kalanlardandı. Kendini hicretten muaf tutulanlardan görmedi ve bir gün yardımcılarına şöyle dedi:
- Ben istisna tutulanlardan değilim, hicrete imkan bulabilirim. Çünkü hem malım var hem de yardımcım. Haydi beni bir deveye bindirin.
Deveye bindirildi ve ağır ağır yola çıktı. Ten'im denilen yere vardığında ecel onu yakaladı. Vefat etti ve Ten'im'de defnedildi. Damra r.a. hakkında şu ayet nazil oldu:
“Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de bulur. Her kim de Allah'a ve peygambere hicret maksadıyla evinden çıkar da, sonra ölüm kendisine yetişirse, muhakkak ki onun ecri Allah'a düşer. Allah çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.” ( Nisa, 100 )
Kimileri Medine yolunda düşer lakin Medine'dedir. Kimileri ise…
. . .
Sahabilerden biri, Ümmü Kays r.a. ile evlenmek istedi. Fakat Ümmü Kays o günlerde Mekke'den Medine'ye hicret etmeyi düşünüyordu. Kendisiyle evlenmek isteyen sahabiye , niyeti ciddi ise Medine'ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif etti.
Mekke'deki kurulu düzenini henüz terk etmeyi düşünmeyen o sahabi, Ümmü Kays r.a. ile evlenmek arzusuyla Medine'ye hicret etmek zorunda kaldı.
Bu durumunu bilen sahabiler ona “ Ümmü Kays'ın Muhaciri” diye takılmaya ve onun hicret sevabı alıp almadığını tartışmaya ba ş ladılar . Bu tartışmadan haberdar olan Rasul-i Ekrem s.a.v. meseleye açıklık getirmek için şöyle buyurdu:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır.
Şimdi, kimin niyeti Allah'a ve Rasulü'ne varmak, onlara hicret etmek ise, eline geçecek olan sevap da Allah ve Rasulü'ne hicret sevabıdır.
Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Mekke uzaktır bize, Medine uzaktır.
Lakin hicret gönülledir.
Kalbin her halde Kâbe'ye yönelmesiyledir.
Az veren gönülden
Efendimiz s.a.v. insanları sadakaya teşvik ettiğinde, Ebu Ukayl r.a. çok az miktar hurma karşılığında bir gece sabaha kadar sırtında su taşıdı. Aldığı hurmanın yarısını ailesine ayırdı, diğer yarısını da Rasulullah s.a.v.'e sadaka olarak verilmek üzere getirdi. Efendimiz s.a.v. “Götür, sadaka malları üzerine dök.” buyurdular.
Münafıklar, Ebu Ukayl'ın sadakasını dillerine dolayıp alaya aldılar ve:
- Ebu Ukayl'a bakın! Şuncağız hurmalarla Allah'a yaklaşmış, dediler.
Bunun üzerine Allah Tealâ Tevbe Suresi'nin 79. ayetini nazil eyledi:
“Sadaka vermekte gönülden davranan ve ancak elinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere, bu davranışlarının cezasını Allah verir! Onlara can yakıcı bir azap vardır!”
Değil mi ki gönülden veriliyor, değil mi ki maksat O; O'nun rızası, verilen yarım hurma da olsa göklere kanatlanır.
Lakin niyetler ihlâsını kaybeder de, nice kurbanlar yük olur omuzlarımıza, engel olur dolanır ayaklarımıza...
O kadar gizli ki...
Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:
“Şehitler, malını infak edenler ve alimler , amellerinin mükafatı olarak cennet isteyecekleri zaman Allah Tealâ onları yalanlayarak her birine şöyle der: ‘Yalan söylediniz; biriniz desinler diye cömertlik etti, diğeriniz kahraman desinler diye cesaret gösterdi, diğeriniz de falanca ne alimdir desinler diye okudu.' Ve hiç biri mükafat alamaz...”
Sahabilerden biri bir gün Ubade b. Samit r.a.'a sordu:
- Ben harbederken Allah rızasını murat ettiğim gibi, başkalarının beni övmesini de isterim.
Ubade r.a .:
- Sana bu amelinden bir hayır yok, dedi. Adam bu sualini üç defa tekrar etti, hep aynı cevabı aldı:
- Sana bu amelinden bir hayır yok!
Hz. Ubade r.a. sonra, Allah Tealâ'nın “Ben ortaklardan en çok uzak olanım.” buyurduğu kudsi hadisi okudu.
. . .
Efendimiz s.a.v. bize bildirdi ki, şirk, gecenin zifiri karanlığında, kara bir taş üzerinde yürüyen bir karıncanın ayak izinden daha gizli. Ve müslümanı elbette taşa, yıldıza tapınma gibi bir şirk beklemiyordu. Bizlere şu uyarı geliyordu:
“…Kim Rabbi'ne kavuşmayı ümit ve arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbi'ne ibadette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” ( Kehf , 110)
İnsanlar unutur, bırakır gider.
Bir bakarız yalanlarlar. Şahitlikler bozulur.
Gönlümüze yazılanlar kalır bir tek...
İyi niyet taşları
“Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir” diyor bir düşünür. Gönlümüzdeki iyi niyetler elimizin işlediği şerli, gayri meşru aykırı işleri hayra çevirmez. Temiz bir kalpten ancak temiz işler sâdır olur. Rabbi'ne teslim bir kalp, rızık endişesiyle, gelecek korkusuyla harama uzanmaz. “İlim öğrenmek de farz”, ya da “insanlara hizmet!” kaygısıyla kendini ateşe atmaz. Hiç değilse günahını bilir de tevbeye yönelir, bir de niyeti yük etmez omuzlarına.
. . .
“Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz.” (Furkan, 23)
Bu ayetinin dehşetinden sana sığınırız Rabbim.
Kalbimiz doğrulasın yapıp ettiklerimizi ki, boş bir yorgunluk kalmasın geriye. Kuru kuruya bir açlık kalmasın geriye.
Sırat'ta yük olmasın ibadetlerimiz, toza dumana karışıp kaybolmasın.
Bir gün öyle isteyelim ki seni, kendimizi unutalım, yapıp ettiklerimizi unutalım, cenneti unutalım.
Herkes senden isterken, biz seni isteyelim. 

Elvida ÜNLÜ /(Semerkand Dergisi)
Muhabbetle vesselam...

9 Mart 2012 Cuma

~Mürşidden Maksat~

“Kendinden (bütün nefsî arzularından) kurtulup da bir zindenin (mürşid-i kâmilin) gönlüne ülfet peydâ eden kimselere ne mutlu!”
Hz. Mevlânâ
Tasavvuf ve tarikat “ruhanî bir talimdir”.
Aynı manaya gelen bu iki kelime, insanın manevî dünyasını yoğurur.
Beden, yani madde belli, herkes tarafından biliniyor. Maneviyat ise o kadar belli değil. Ruh, bizim maneviyatımızdır. Fakat onun hakkında yeterli bilgimiz yoktur.
Tarikatın özü, zikirden zevk almaktır.
Tarikata giren insana denebilir ki, “Salavat çek, tövbe istiğfar ve zikirle meşgul ol.” Aynı şeyi, yani aynı zikri iki kişi yapar; birine yaptığı zikirden bıkkınlık gelir, diğeri şevk ve heyecan içinde zikre devam eder.
Zikri herkes çekebilir amma, zevk alma meselesi başkadır.
Adamın işi yorucudur. Eve geldiğinde yorgundur. Açtır. Uykusuzdur. Yatsı namazından sonra abdestini alır, kıbleye döner, namazda oturur gibi oturur. ‘Allah’ demeye başlar. Yorgunluğunu, açlığını, uykusuzluğunu unutur. Zikirle meşgul olur. Bu hali yakalamaya çalışmak, tarikattır. Tarikat, yol demektir. Manevî yol... Kalp ayağıyla tekâmül etmek, kalbin ayağıyla yürümek...
Tarikatın ruhu zevktir. O zevk, insanı yakalar, zikir dünyasının içine çeker. Adam çalışırken, gezerken, uyurken o zikir âleminin içindedir. Bir nevî rüya âlemindedir.
Tarikat hakkında yazılmış çok kitaplar vardır. Bu kitaplar konunun teknik yönünü anlatır. Bu kitapları okuyarak, tarikat hakkında bilgi ediniriz.
Fakat bal kavanozunu yalayarak, içindeki balın tadını anlamaya çalışmak nasıl mümkün değilse, böyle kitapları okuyarak da tarikatın tadını almak mümkün değildir.
Tarikat öğretilmez, öğrenilir.
Tarikat bilgi değildir, ruh halidir. Onu, yaşayan bilir...
Bir zamanlar, tarikatlar, zikirler yasak edildi. Sonuç değişmedi. Rusya’da komünizm ilan edilince dinî faaliyetlere şiddetle yasak getirildi. Tarikattan, tasavvuftan nasibi olanlar, birbirlerine dilini oynatmadan “Allah” demesini öğütledi.
“Allah” kelimesi kadar tekrarlanan başka bir kelime yok. Allah dedikçe insanın daha çok ‘Allah’ diyesi geliyor... Bu isimde öyle bir sır var ki, anlatılamaz...
Bu ismin kerametleri, mucizeleri anlatılamaz...
Bir noktayı belirtmekte zaruret var; haramlar zikre mani olur... Herhangi bir haramı işleyen ve işlemeye devam eden, zikirden zevk alamaz. Nasıl ki göz, insanın dünyaya açılan penceresidir, nasıl ki ağzımız gıdaların kapısıdır; gözünü kapayan dünyayı göremez, ağzını kapayan gıda alamaz... Haramlar da maneviyat kapılarını kapar, o şahıs zikirden zevk alamaz.
Zikir, manevi nimettir. Manevi gıdadır. Helal kapılardan girer, harama yaklaşmaz.
Zikirden zevk almanın diğer bir yolu da, tıka basa yemek yememek, mümkün olduğunca açken zikir yapmaktır. Beden kuvvet kazandıkça ruh zayıflar, ruh kuvvet kazandıkça beden incelir...
Bu yazıları yazarken, tarikattan uzak kalmanın acısını çekiyorum. Hiç kimseye yardımcı olamayacağımı bilmenin azabı içinde daha fazlasını yazmaktan, başka sözler söylemekten vazgeçiyorum...

Hekimoğlu İsmail


6 Mart 2012 Salı

Dile Gül Koymak



Konuşmasından anlaşılır insan. Güzel konuşmasından... Kalbten kalbe yol vardır derler. Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: Dilden kalbe yol vardır.
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Asla kalb kırmaz onlar. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalbli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Nereye vuracak ve sözünü tartacak? Altın ile bakırı birbirinden ayıramaz artık o. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.
Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran. En sert yürekleri dahi yumuşatan, yoğuran, şekillendiren... "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır." denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz. "Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı, / Yağ ile bal ede bir söz." diyor Yunus.
Elbette öyledir. En karamsar ve kaos yüklü anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bilmeden bir gönül kırarlarsa, hemen tamir ediverirler bir kaç kelimeyle. Mayalarında yalan olmadığı için, inandırıcı bulur çevreleri böyle kişileri. Zaten yalana ihtiyaçları da yoktur, böyle gönül ve söz ustalarının. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde. Ama bu bilmeden olur çoğu kez. Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle, sihirli cümlelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Anında pansuman eder ve tedaviye geçerler.
Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Hani yolda arabayla bir hayvanı veya insanı ezen acımasız şoförler vardır; arkalarına bile bakmadan kaçıp giden... Aynen öyledir bu zalimler de... Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler. Öylelerini akrebe benzetebiliriz. Sokmaktan zevk alan acımasız akreplere... Dillerini de, zehirli iğnelere...
Arkadaş! İnancın yumuşak ikliminde bir meltem yumuşaklığına çevir sözlerini. Yüreği kırgın olanların doktoru ol, masum gönüllerin cellâdı değil! Yaralı gönüllere hızır gibi yetiş. Onların kırgınlıklarını gider. Yaralarına söz merheminden sür. Gönlünden akıp gelen ve kelimelerle harmanlanıp, dövülüp şekillenen manevî iksirinle onları iyileştir. Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor: "Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla!" İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalb eğer onarılırsa sen artık Hakk'ın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: "Gerçek mü'min, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir." Bir gün sahabiler, Nebiler Nebisi'nin yanına varıp, ihtiyar bir kadını övüyorlar. "Şöyle ibadet ediyor, böyle namaz ve oruç tutuyor." Peygamber Efendimiz: "Çevresine davranışları nasıl o kadının?" diye sorunca, sahabiler: "Çevresine hep kötü davranıyor, Ya Resulullah. Konuşmasıyla kalp kırıyor." diyor. Bunun üzerine Resûlü Ekrem: "Söyleyin o kadına, cenennemde yerini hazırlasın." diyor.
İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir. Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin...
Kalbin Huzuru (menar)