17 Nisan 2010 Cumartesi




YÂR AĞYÂRSIZ, GÜL DİKENSİZ OLMAZ!

Allah’ın aşkı ile mest olanların indinde kahır ile lûtfun arasında mesafe kalır mı? Yani her iki tecellî de onların indinde eşittir. Öyle ki cemâl ve celâl görünüşü, hakîkatte aynı nûrun ayrı ayrı şanla tezâhürü sayılmaz mı?
Büyüklerden biri der ki: “Bu âlem halkı iki kısım olsa ve biri güzel kokular sürüp beni zevk ve rahata salsa; diğeri ise beni makaslarla kırpsa, bu iki fırka da nazarımda birdir.”
Bir sarhoş bile içkinin verdiği mestlik hâli yüzünden, nerede olursa olsun, kaldığı ve yattığı yeri ayırt etme ve etrafı görecek göze sahip olmazsa, Allah aşıkları ki, sevginin rengine batmış ve boyanmışlardır, Sahip’ten gayrı bir şey nasıl görürler? Onlar, her hal ve karda memnun ve hoşnutturlar. Çünkü alış-veriş Dostla’dır. Başka neyin kıymeti abilir?
Muhabbet tufanından gönül boyunlarına gerdanlık takmış olup aşk aleminin sıkıntısını çekenler şöyle der: “Kim ki sıkıntının karşılığını görürse, ondan kurtulmak istemez. Çünkü hâlis altın, ateşle denenir. Salih insan ise musîbetle imtihan edilir”
Âşıklardan başka herkes belâdan kaçınır. Âşıklar, ne kendilerine ulaşan belâdan kaçınır ne de menfaatlerinin peşinden koşarlar. Evet, kendisini unutmuş olan kimse menfaat ve zararının ne olduğunu nereden bilsin? Boşluğun anlamını bilmeyen kişi, boşluğun var mı yok mu olduğunu nereden bilsin?
Herkesin aşkın verdiği baş ağrısına dayanacak gücü yoktur. İncinmiş bir âşığı gördüler, ona, “Sana ne oldu?” diye sordular. O da feryat ederek:”Doktor beni hasta etti. Doktor beni hata etti” dedi.
Aşk, Hz. Mevlana’ya: “Beni asıl öldüren Rabbimin bir benzeri olmayan lûtfudur” sözünü söylettiği gibi, “Ya Rabbi, ben senin kahrına da aşıkım” ibâresinin açıkladığı mutlak teslimiyeti de gösterir.
Hz. Mevlana buyurur ki: “Sevgili senin belâ ve cefâya sabretmeni isterse, bundan sıkılma; çünkü o, belâlar içinde sana bûseler verir. Hazine yılansız, yâr ağyârsız, gül dikensiz olmaz!”
Üzüm koruk iken, yine üzüm olduğu halde, yenmez. Halbuki tatlılaşınca, hem lezzeti hem de gıdası bakımından çok değerli olur. İnsan da ham iken, nefsâni zaafları yüzünden etrafı eziyete saldığı halde, yine aynı insan, olgunlaşıp tekamül edince, sabrı ile fedakar, hilmi ile vefakar, muhabbeti ile affedici ve müsâmahakâr olarak hemcinsine bir hâmî, bir sığınak kesilir. Başkalarının acılarını kendinde duyan, neşelerinde saadet bulan gerçek bir dost olur. Bu yüzden de, çileler, manen ilerlemeyi sağladığı ve insanı tekamüle götürdüğü için hor görülmeyecek bir nimet değil midir?
Çileweb / aydemirnur

9 Nisan 2010 Cuma

SEN DOĞRU OL,KEM BELASINI BULUR( Allah(cc) göründük görünmedik, bilindik bilinmedik herşeyin sahibidir...)



Dervişin biri eski İstanbul sokaklarında :

-Sen doğru ol kem belasını bulur.Sen doğru ol kem belasını bulur.'Diye diye dolaşıyormuş.Padişahın biri tebdil-i kıyafet çarşıda gezerken dervişin sözlerini duymuş,ilgisini çekmiş ve dervişe :

-Hergün sarayıma gel seninle muhabbet ederiz 'demiş.

Dervişimiz ertesi gün ......

Sarayın kapısına gitmiş padişahın karşısına çıkarılmış sohbet muhabbet zaman geçmiş saraydan ayrılırken padişah dervişin cebine bir altın konulmasını emretmiş.

Sarayın dışında dervişimizi takip eden sahte derviş kılıklı biri yanına yanaşmış ,

-Ya arkadaş ,Padişah seni neden saraya davet etti ?Derdi neymiş?'falan filan bir yığın sorgu suale tutmuş.Her gün bir altın aldığını da öğrenince.'Onun yaptığı işi ben de yaparım' diye düşünmüş.Sormuş,

-Ya kardeş, hergün ben de seninle gelsem rahatsız olmazsın değil mi?' demiş belki Padişah bana da bir altın verir çoluk çocuğum nasiplenir.'
İyi dervişimiz:

-Padişahım kabul ederse neden olmasın sende gelirsin tabii 'demiş.

Gel zaman git zaman padişah her muhabbet sonrası bir ona bir öbürüne birer altın verdirir olmuuuş.
Sahte derviş bir sabah gerçek dervişimizi çorba içmeye davet etmiş.Garsona da gizlice arkadaşının çorbasına bol sarmısak koymasını tembihlemiş.Gerçek dervişin

-Padişah'ımla muhabbet ederken kötü kokarım 'sözlerine sözüm ona çare de üretmiş

-ağzına mendil tutarsın kardeşim 'demiş.O gün aynen böyle olmuş bizim derviş ağzını mendille örterek padişahla söyleşisini sürdürmüş.Bu arada sahte derviş fırsat bulduğunda Padişahın kulağına eğilip,

- efendim arkadaşım ağzını mendille neden kapatıyordu biliyormusunuz ,ağzınız kokuyormuş o kokuyu duymamak için' demiş.

Padişah çok sinirlenmiş çağırın o dervişi demiş. gerçek dervişimize sarayın fırıncısına verilmek üzere bir pusula vermiş ve ,

-Al bunu fırıncıya götür' demiş.okuma yazması yok tabii tam kapıdan çıkıp fırıncıya gidecekken sahte derviş :

-İstersen ver o pusulayı ben götüreyim fırıncıya , belki Padişah ekmek lütfetmiştir çocuklara götürürüm senin ekmeğe ihtiyacın mı olur?' demiş.

Onunda okuması yok,pusula böylece sahte dervişin elinden fırıncıya ulaşmış.fırıncı kağıtta yazılan 'bunu sana getireni kızgın fırına at' emrini hemen yerine getirip sahte dervişi küt ,alev alev yanan kızgın fırına yollamış.Ertesi gün gerçek derviş yine saraya gelmiş.Padişah şaşırmış:

- Hayrola sen dün fırıncıya gitmedinmi ?'diye sormuş..Derviş de olanları birbir anlatmış.Padişah dervişin kulağına eğilmiş:

-SEN DOĞRU OL ,KEM BELASINI BULUR 'demiş..."İktibas

Tebessüm Ama En İçteniyle...


Bir Tebessüm Deyip Geçmeyin

“Kardeşine bir güler yüz göstermek kadar bile olsa, hiçbir iyiliği küçümseme.” (Hadis-i şerif, Müslim; Tirmizî)
İslâm, insan ahlâkını mükemmelleştirmek için gönderilmiştir. Günlük işlerden ibadetlere kadar uzanan işlerimizin tümünde, dinimiz bizi bir ideale yönlendirir. Allah Rasulü s.a.v.’in müminleri sürekli olarak iyiliğe teşvik etmesi de bundandır.
İyilik yapmak anlamındaki ‘ihsan’ ve ‘infak’ çoğu kez birlikte kullanılan kelimelerdir. Fakat ‘ihsan’ maddi-manevi her türlü iyiliği kapsarken, ‘infak’ ise sadece maddi yardımda bulunmayı kapsar. İnfak iyilikte bir bölüm iken, ihsan bütün iyilikleri içine alan daha geniş bir kavramdır.
‘İhsan’, iyi şeyler yapmak, güzel yapmak, kaliteli ve seviyeli yapmak anlamındadır. Müslüman kimse her işinde ‘ihsan’ seviyesini yakalamayı ilke olarak benimsemiş kişidir. İşlerin ve tutum davranışların ‘ihsan’ seviyesine ulaşması, temelde inanç ve davranış olarak en güzeli ortaya koyma niyet ve gayretine bağlıdır. Bu da hiçbir işi baştan savma, oluruna, kolayına kaçarak yapmak gibi tembel ve kolay bir tercihle değil; aksine her şeye hakkını verme, güzel yapma, en mükemmeli ortaya koyma disiplini ile gerçekleşir.
En güzeli ortaya koyma niyet ve gayreti, işi ehline verme, ehli olmadığı işi üstlenmeme, üstesinden gelemeyeceği, güzelce yapamayacağı işi, sırf bu sebeple terk etme tavrını da beraberinde getirir. O halde müslüman, sürekli mükemmele ulaşma peşinde olan insan olarak yerini almalı ve bunu Allah katındaki kıymetinin değişmez ölçüsü olarak bilmelidir. Zira Allah Tealâ “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey değildir.” buyurmuştur. (Rahman, 60)
‘İhsan’ın ana esaslarından biri büyük küçük demeden iyiliği bütün olarak sahiplenmektir. Bu İslâm’ın temel özelliklerinden biridir. Bir çıkar beklentisinden uzak olmak ve yaptığını sırf Allah için yapmaktır. Açıkçası kimseden bir şey beklemeden faydayı ve iyiliği topluma yöneltmektir. Bunun da sürekli ve dönülmez bir şekilde olması gerekir. Çünkü infakta bulunmak, hayır işler yapmak kadar, bunlara devamlılık sağlamanın, uzun ömürlü kılmanın yollarını aramak da önemlidir. ‘İhsan’ ancak bu çaba ve bilinçle gerçekleşebilir.
Yazımızın başında Türkçe karşılığını verdiğimiz hadis-i şerifteki “Kardeşine güler yüz göstermek kadar da olsa hiçbir iyiliği küçümseme” ifadesi, bu iyiliğin seviyesini ve devamlılığını belirtir niteliktedir.
İyilik yaparken dikkat edilecek özelliklerden biri de ihtiyaç ve zamanlamadır. Bu, niyet kadar önemlidir. Bu yüzden en acil ihtiyacı karşılamak esas olmuştur. Zamanlama ise müslümanın daima ihsanda bulunmaya, iyilik yapmaya hazır olması ile gerçekleşebilecek bir özelliktir. Bu zamanlama bilinci, müslümanı gerektiği her yerde iyilik yapmaya teşvik edecektir. Yukarıdaki hadisi bir de bu noktadan okuduğumuzda, hiçbir iyiliği küçük görmemek ve o anda tebessüm gerekiyorsa tebessüm etmek anlamı ortaya çıkar. Bu da müslümanın iyiliğe karşı hazır olmasıyla, sürekli ve dönülmez bir şekilde ‘ihsan’ elbisesini giymiş olmasıyla gerçekleşebilir.
Dinimizin belirlediği sınır dahilinde iyiliğin şartlarından birisi de yeterliliktir. Bir ihtiyaç sahibine yapılacak iyiliğin, sadaka ve yardımların yeterli düzeyde olması gerekir. Atalarımız “verdin mi doyur” derken bu noktaya dikkat çekmişlerdir. Fakat yine hadis-i şerife dönecek olursak, hiçbir iyiliğin küçük görülmemesini tavsiye eden Allah Rasulü s.a.v. iyilik yapma anlayışının insanlar arasında yaygınlaşmasını amaçlamış ve bu yüzden bir tebessümün bile iyilik dairesinde değerlendireceğini belirtmiştir.
Önemli alimlerimizden Kadi Iyaz rh.a. bu hadisi açıklarken şunları söylemiştir: “Burada, az olsun, çok olsun hayırlı işe teşvik vardır. Buna göre mümin asla iyiliği küçük görmemelidir. Nitekim Allah Tealâ buyurmuştur: ‘Kim zerre miskal bir iyilik yapsa, karşılığını görecektir.’(Zilzal, 7). Bu hadisten müslümanların güler yüzlü olmalarının sevaba vesile olacağı da anlaşılmaktadır. Bizim için Allah Rasulü s.a.v.’in ahlâkı ve tavsiyeleri yeterlidir Nitekim Allah Tealâ ayet-i kerimede buyurmuştur: ‘Eğer sen kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.’ (Âl-i İmran, 159)”
Hayatı Hz. Peygamber Efendimiz’in yolunca yaşamak, müslümanlar için hem bir ideal, hem bir görev hem de büyük mutluluk vesilesidir. Allah Rasulü s.a.v.‘in yaşadığı Saadet Asrı ile günümüz arasında farklar vardır. Fakat bu farklılıklar günlük hayatımız için Sünnet’ten alacağımız ölçülere engel değildir.
Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeksizin sırf iyilik niyetiyle yapılan ve peşin faydasını fertlerin ya da toplumların gördüğü iyilik, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerdendir. İyilik olsun diye, Allah rızası için yapılan her şey sadaka ve ihsan niteliğindedir. Güler yüzden tatlı sözden tutun da, aile mutluluğuna katkıda bulunmak için erkeğin eşinin ağzına bir lokma uzatması da ihsan ve iyiliktir. Yani ibadettir.
Kısaca, iyilik yapmak ve iyilikte süreklilik müslüman olarak bizlerin ideali olmalıdır. Geçmişten günümüze kalmış hayır müesseseleri ve çok çeşitli vakıfların her biri bu idealin birer örneğidir. Böylece sürekli iyilik anlayışı, müminlerin kendi aralarında iyilik yarışına vesile olur ve bu sayede insanlarda iyilik ideali hakim olur.

Selim GÜNEŞ /Semerkand

1 Nisan 2010 Perşembe



Gönül Yapmak, Gönül Yıkmak
Kalb başkadır, gönül başkadır. İkisi bir şey değildir. Kalb nasıl insanda ise, gönül de kalbdedir. Amma, şerefte, büyüklükte; gönülden daha şerefli, ondan daha büyük, ondan daha değerli bir yaratılmış yoktur.
Resulullah s.a.v Efendimiz bir hadis-i şerifinde söyle buyurdu ;
"Allah ilk önce Muhammed 'in nurunu yarattı; Allah, ilk önce Muhammed'in ruhunu yarattı.."
İşte yaratılma sırası bundan sonra gönüle gelmiştir.
Gönül dedikleri; şekli belli, rengi belli, yeri belli bir şekilde tasavvur edilemez. Anlatmakla, misal getirmekle de olur şey değildir. O, kalbin köşelerinden bir köşedir. Kalb ilahi tecelli geldiği zaman, o gönül titremeye baslar. Titrerken de, Yüce Allah’ın o gönüle ikramı ve ihsanı olarak tecelli halinde özel bir hediye ihsan eder. O titrediği sırada, ilahi hediye, o gönülde kendisi için ayrılan bir an içinde olur biter. Gelen hediye; yumurta seklinde bir cevher şişe gibi olup içi nur doludur.
Gönül onu elinde tutar gibi, tutar durur. O gönül sahibine bir kimse, bu halde iken rastlasa ve nasıl olacaksa gönlünün hoşlanacağı bir şeyle gönlünü hoş etse, o anda o kimseye veya gönüle; Sana ikram olarak vereceğim bundan başka bir şeyim yok . der. Ve o ilahi ihsan olan cevheri o kimseye verir ve onun mülkü olur. Sonuna kadar onunla kalır; ne biter, ne de tükenir.
İşte; falan kimse gönül yaptı, gönül aldı, dedikleri budur.
Her iki kimseden de, Allah razı olur. Hem gönül yapandan, hem gönül alandan. Gönül yapandan, gönül yaptığı için razı olur. Gönülden ikram edip ilahi hediyeyi verenden dahi, o kimsenin içten ve dıştan hayat bulmasına sebep olduğu için razı olur.
O rast gelen kimse ahlaksızlık, Allah korusun başarısızlık sebebi ile o gönüle dokunsa da, o gönül kırılsa. O gönül, elinde tuttuğu ve koruduğu ilahi hediyeyi bırakacak olsa, O cevher şişe, üst kattan mermer taşa yumurta düşer gibi düşer. Düştüğü anda dahi bin parça olur; içindeki nurlar da dökülür.
O kırılan parçalardan biri sıçrayıp o gönüle dokunan adamın kalbine saplanır. İşte, batıni hastalıklar, bundan hasıl olur.
Allah korusun; öldürücü zehir gibidir. İçten ve dıştan, insanın her türlü helakine sebep olur.
İşte; falan kimse gönül yıktı ve gönül yıkıntısına uğradı, dedikleri bu manayı anlatır.
Bu iki kimseden de Allah razı değildir. Gönüle dokunandan razı değildir; çünkü, Allah'ın ulu dergahı olan gönüle dokunmuştur. Kırılan gönülden de razı değildir; çünkü, gönlüne sahip olamamıştır.
“Belanın en şiddetlisi Peygamberleredir; sonra da Evliyaya, sonra da sırası ile . . .” hadis-i şerifindeki manayı düşünememiş, kırılmıştır. Karşı tarafında; içten, dıştan harap ve helak olmasına sebep olmuştur.
Şair ne der ;
Cihan bağında ey aşık, budur maksud-i insü cin;
Ne senden kimse incinsin, ne sen bir kimseden incin.
Şu mana gizli olmamalı ki; Yüce Allah'ın tecellisine yer olan kâmillerden sayısız kimseler, bu türlü ilahi ihsanı ve rabbani bahşişi almaktadırlar.
Allah'a yemin olsun; Allah hakkı için bu aldıklarını özellikle ehline, genellikle de Muhammed ümmetine verirler.
Bu yoldan da, içten ve dıştan kainatın devamına ve canlı durmasına sebep olmuşlardır. Cenab-ı Hak ihsanları ile insanları gölgeleri altına alan, manevi feyizleri yapanlardan bütün Muhammed ümmetini uzak eylemesin.
Bundan sonra, o hediye edilen ilahi ihsan, melekler vasıtası ile toplattırılır.
Allah korusun, bir yere yer edeceği zaman, melekler; saklı tutulan o ilahi cevherin içinde bulunan nurdan bir parça alırlar. O kırılan parçanın yerleşeceği yere daire çevirirler. Allah'ın izni ile, o zatın hürmetine perde olur. O yer, gelecek musibetlerden korunur ve emin olur; ahalisi de selamet bulur. O nur da hiç tükenmez.
Bir kimse, hiç kalb kırmadan gönül yapmayı başarır ise; o ilahi hediyenin bir tanesini almaya gönül sahibi birinden almayı başarır; içten ve dıştan ihya olur. Bu dünyada ve ahrette cümle sıkıntılardan ve afetlerden selamet bulur. Daima Allah’ın rızası yolunda olur.
Allah, cümlemizi kalb kırmayıp gönül yapanlardan eylesin.

Miftah'ul Kulûb’dan alıntı